Hamnet, yalnızca bir roman değil; bir ölümün bir ailenin içine nasıl yavaş yavaş sızdığını ve onları derinden nasıl sarstığını anlatan bir yas hikâyesi
Kitap, William Shakespeare’in küçük yaşta kaybettiği oğlu Hamnet’ten ve bu kayıptan yaklaşık 14 yıl sonra yazdığı Hamlet oyunundan ilham alıyor. Tarihsel gerçeklerden besleniyor; ancak birçok ayrıntı kurgu ile tamamlanıyor.
Fakat romanın merkezinde Shakespeare yok. Hikâye, onun eşi Agnes Shakespeare üzerinden anlatılıyor. Hatta kitap boyunca Shakespeare’in adına neredeyse hiç rastlamıyoruz; genellikle “Agnes’in eşi” olarak anılıyor. Anlatının bir kadın perspektifinden ilerlemesi ve yasın anne üzerinden derinleştirilmesi benim en sevdiğim yönlerinden biri oldu.
Shakespeare’in yokluğu ise zaman zaman insanda bir kırgınlık yaratıyor. “Neden yok? Neden bu acıyı eşiyle paylaşmıyor?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Herkes yavaş yavaş gündelik hayatına dönerken Agnes acıyı kalbinin tam ortasında taşıyor. Onun yasını büyük çığlıklarla değil; sessizliğiyle, içine kapanışıyla, boşlukla baş etmeye çalışması üzerinden hissediyoruz.
Belki de en ağır yas, en görünmeyen olandır. Bağırmadan, dağılmadan, içe doğru çöken… Belki de en derin acı, başkalarına göstermeden, insanın kendi içinde büyüttüğü acıdır.
Roman iki farklı zaman diliminde ilerliyor: Biri Agnes ile Shakespeare’in tanışma süreci, diğeri ise Hamnet’in hastalığı ve kaybı. İlk başta zaman geçişlerini takip etmek zorlayıcı olabiliyor. Ancak bir noktadan sonra bu kurgu merakı artırıyor. “Nasıl tanıştılar?” diye geçmişe; “Hamnet’e ne olacak?” diye bugüne dönüp duruyorsunuz.
Ve bir süre sonra kendinizi kitabın içinde, o evin içinde, o kaybın tam ortasında buluyorsunuz.