Şu dağılmış halimi bir görseniz! Duyularım nasıl da hissizleşti! yüreğim dolup taşmadığı tek bir an, kutsal olmayan tek bir saat bile yok! Yok! Yok! Bir oyuncakçının vitrinine bakar gibiyim, küçücük adam ve küçücük at figürleri önümde hareket ediyor ve ben kendi kendime, bunun görsel bir aldatmaca olup olmadığını soruyorum. Bende oyuna katılıyorum, daha doğrusu, bir kukla gibi hareket ettiriliyorum ve bazen yanımdakilerin tahtadan yapılmış ellerini tutunca ürperiyor, irkiliyorum.
Umutsuz bir durumdayım Wilhelm, huzursuz bir atalet içindeyim; bir şey yapmadan duramamakla birlikte, bir şey de yapamıyorum. İmgelem gücünden yoksunum, doğa duygularımı uyandırmıyor ve kitaplardan iğreniyorum. Kendimizi yitirdiğimiz zaman, her şeyi yitirmiş sayılırız işte. Sana yemin ederim ki, bazen bir gündelikçi bile olmaya razıyım, sırf sabahları uyandığımda önümde bir gün, bir devinim, bir umut olsun diye.
Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?
Yaşam dolu doğanın içinde yüreğimi saran içten ve sıcak duygular, beni bir zamanlar öyle sevinçlere boğuyor, çevremdeki dünyayı benim için öyle bir cennete dönüştürüyordu ki; ama şimdi bu duygular, hiçbir yerde peşimi bırakmayan dayanılmaz işkence, bana acı çektiren bir hayalet haline dönüştü.
Onu bu kadar sık görmemeye kim bilir kaç kez karar verdim. Katlanabilir miyim hiç buna? Her yeni gün beni baştan çıkarıyor, önceki gün ona gitmeyeceğime ne kadar yemin etsem boşuna; çünkü gün gelip çatınca yine karşı konulmaz bir neden buluyorum ve bir bakıyorum yanındayım.