Ruhun Gemisi

Ruhun Gemisi
@ede83
Okur, Yazar, Gezer,Tozar, Dinler, Düşünür, Konuşur...
Okur, yazar, gezer, tozar, dinler, düşünür, konuşur
Mekteb-i Ali Hayat
Her zaman ve her yer.
19 okur puanı
Aralık 2019 tarihinde katıldı
KİTAP OKUMA UYGULAMALARI ÜZERİNE
Distopik bir kitap’tan aldığım görseldeki sayfalar üzerine bir paylaşım olacak bu ileti. 1953 yılından günümüze ışık tutacak cinten hemde. Yetmiş iki yıl önceden bu günleri görebilmek insanın gelişimi üzerine iyi bir öngörümüdür tartışılır. Bir çoğunuz bu kitabı okumuştur. FAHRENHEİT 451. Eser, kitapların itfaiyeciler tarafından yakıldığı, insanların sadece televizyonda beyin yıkayıcı şovlar izlediği ve kitap bulundurup düşünen insanların yok edildiği bir gelecekte geçmektedir. Kitabın adı bir kağıdın genelde 451 fahrenheitta (~233 santigrat) tutuşmasından kaynaklanmaktadır Yazının sonunda paylaştığım sayfadan yaptığım çıkarıma katılmaya bilirsiniz dostlar. Beni etkileyen kısma gelecek olursak eğer birinci bölümün sonunda ortaya çıkan bu sayfalardı. Makul derecede olmasada sıkıcı başlayan birinci bölümde tanımaya çalıştığımız kahramanımız, sonsuz yolculuğunun asıl sorusunu sorar bölüm bitimine yakın. Ne zaman başladı bütün bunlar.? İtfaiye görevlisidir( Montag ). Artık evler yangına dayanıklı yapıldığı için itfaiyenin görevi kitapları yok etmek için yangın çıkarmaktır. Demekki ormanlar yanmıyor artık dünyada. Ya da itfaiyenin diğer görevlerini icra ettiği yok. Burada mantığı zorlayan bir dolu argüman bulunabilir fakat biz yinede sorudan çok uzaklaşmadan çıkarımımıza doğru ilerlemeye devam edelim.İç savaşla beraber ortaya çıkan baskıcı bir yönetimin bütün kitapları yok sayıp tek bir kitap ( Kural Kitabı ) ile tüm toplumları yönetmeye başlamasıyla başlayan bir süreç kahramanımızın geldiği nokta. Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan sinema, radyo, televizyon ile birlikte kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının ardından sadece ilgili insanların ulaşmaya çalıştığı kitaplar, artan nüfusla birlikte artık insanların rahat ulaştığı bir hal alarak basitleşmeye
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ruhun Gemisi
Kaptanın Seyir Defteri -05- 10/05/2024 Ruhunun beden ile bedenin ruh ile etkileşimi. Ontolojik açısında bakıldığı zaman; doğmuş bir canlı kendisini doğuran canlının varlıksal açıdan tamamlandığının ispatıdır. Buna biyolojik açıdanda da hücrenin bir şekilde hayatına devam etmesi için verilmiş bir yetenek olarak bakmak gerekir. Tüm genetik kodlarını kendinden doğana aktararak görevini tamamlar. “Kişinin yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. (…) Bir insan böyle hareket ederken ‘benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı bilecekler mi’ diye bile düşünmemelidir. Hatta en mutlu olanlar hizmetlerinin bütün nesillerce bilinmemesini tercih edecek karakterde bulunanlardır.” (M.K. Atatürk,1937,100 ve 1937,5-277) Peki ya ruh? Ruh kendini nasıl devam ettirir ve son bulur. Ürettikleriyle ya da tütektikleriyle. Ruhun varlığını duygular ile kurduğu kontak ve ifade şekilleriyle ortaya koyduğu olay ve olgularla anlarız. Bedenin son bulmasıyla birlikte ruhun ölmezliği her zaman merak konusu olacaktır. Ruh gemisi ömür denilen bu zaman denizinde ruhun yaşadıklarına tanıklık edecektir. Tüm duyguları yaşayıp gemisine dolduran ruh , geminin miadını doldurması ile sökülme işlemi yapılmak üzere kızağa çekilecektir ve işe yarar parçaları demir çelikte geri dönüşümde değerlendirilecektir. Ruh ise ebedi istirahatgahı olan limana demirleyecektir. Bahsi geçen duygular ise: Mutluluk, üzüntü, korku, şaşkınlık, öfke, ilgi, iğrenme, utanç olmak üzere sekiz başlıkta toplanabilir. Her duydunun kendine ait diğer duyguları barındırdığı bir gerçektir. Mutluluk ile başlayalım ruhun duygu serüvenine. Mutluluk: Sevinç, neşe, zevk, rahatlama, keyif, haz, gurur, heyecan ve coşkunluk, Ne tür bir mutluluk teklif
Edebiyat
Ruhun Gemisi
Kaptanın Seyir Defteri -04- 16/02/2024 İnsan, bilinmek mi, bulunmak mı yoksa kaybolmak mı ister? Bilinmek, açıklanamayan bir yanının kalmaması. Nesnesi olmayan bir anlamlılık hali. Bilmek eyleminin konu alanı içerisinde anlaşılmak kısacası. Değersellik olgusundada bir ölçüde kıymetlenmek gibi bir şey. Kaybedilen bir şeyin yahut o an ihtiyaç duyulupta yokluğu anlaşılan ama olmayan o nesnenin kadrinin kıymetinin ortaya çıkması durumu. Çocukken sokaktaki diğer çocuklarla çok güzel zaman geçirirdik. En güzel oyunları oynadığımız, anlatırken bile insanı mutlu eden o zamanlar. Yirmi küsür çocuk saklanbaç oynardık. Evimizin az yukarısında mahalle camisi vardı. Akşam karanlığın çöktüğü zaman bizim sokaklar çok aydınlık olmazdı. Bir sokağı araları ikiyüz üç yüz metreyi bulan sokak lambaları aydınlatırdı. Arkadaşımla caminin içine saklanmıştık o akşamki saklambaç oyununda. Caminin avlusunda abdesthane vardı. Üzerinde de imam evi. Evin tam kapısı küçük bir kaç basamaklı bir merdivene eşiklik ediyordu. Abdesthane ise tam bahçenin ortasından bir merdivenle aşağıya iniyordu. Ben evin önndeki merdivenin altındaki küçük boşluğa saklandım,arkadaşım aşağıya abdesthaneye saklanmıştı. Abdesthane beş tuvalet bir de köşede küçük hamam denilen aslında bildiğin banyo olan bölmelerden oluşuyordu. Karanlık bizi saklıyordu. Bütün çocuklar sokağı avcunun içi gibi bilirdi. Saklanacak yerleri, oynanacak yerleri. Bulunmak, bulma işine konu olmak ,bir yerde, durumun içinde olmak. Yine nesnesi olmayan bir eylemlilik hali. Arayan arkadaşımızın bizi bulması mümkündü ama baya uğraşacaktı. Bir ara nefesimi tutuyordum, sanki nefesimi duyacaktı birileri. İmam evinin avluya bakan tarafındaki odalarından birinde yanan ışıkla avlu aydınlanmıştı. Duyduğum bir ayak sesiyle nefesimi tutmayı bıraktım.
Edebiyat
Ruhun Gemisi
Kaptanın Seyir Defteri -03- 09/02/2024 Bir keresinde bir yazarlık atölyesine katılmıştım. Yazarlığın atölyesi mi olur? demişti garip bir dervişhan. Oku emri peygambere gelmemiştir sadece. Ama yazmaya dair bir emir yoktu. Yazmak herkesin yapabileceği türden bir eylem değildi belkide. Atölyede çok kitap okumak, yanında her an yazmak için kalem ve not defteri bulundurmak ve sürekli yazmak tavsiyelerinde bulunuyorlardı. Ne kadarda haklılardı. Yazdıklarım orada da dikkat çekmişti ama benim gibi duyguları karışık sürekliliği olmayan insanlarla dolu bir terapi merkezi gibiydi. Sonunda sertifika bile verdiler. Edebiyat tarihimizde eserleriyle hala adından söz ettiren insanlar hangi yazarlık atölyesinden çıkmıştır sizce?Kendimi Martin gibi hissediyorum. Sahi! Martin Eden' i okudunuz mu hiç? Jack amca kimi anlatıyordu sizce? Tabi ki beni, seni, onu. Martin'in bir derdi vardı dostum. Yaşadıklarını hak etmediğini düşünüyordu belkide. Tutkuları, arzuları, hayranlıkları vardı. Güzel kokuya, lezzetli yemeklere, güzel kıyafetlere miydi yoksa bu istenç? Zihnine düşen ateşin tezahürü mü? Kendini eğitip yetiştirmeye çalışan bu arzuyla içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için temel motivasyon kaynağı olarak kendi sınıfından olmayan bir kadına olan aşık olan genç bir adamın öyküsüydü. Yanlış anlaşılmasın lütfen! Bu çaba bir zenginleşme çabası değil. Kaç tane yazar tanıyorsunuz varlık içinde yüzen? Benim tanıdıklarım benden farksız. Aynı çayhanede benimle birlikte beyinlerini kemiren dertlerini insanlara nasıl anlatacaklarını konuşuyorlar. Yaşadıkları her durumdan etkilendikleri ve sözcüklerin verdiği huzursuzlukla yaşamaya çalıştıkları kesin. Martin ile benzeştiğimiz temel noktalardan birisi ise geç kalmışlık. İkimizde geç kalmıştık. Ama onu yine de tebrik ediyorum. O bu farkı
Edebiyat
Ruhun Gemisi
Kaptanın Seyir Defteri -02- 01/02/2024 Öncelikle belirteyim teşbihte hata olmaz derler, bu bir ateş. Zihnime bulaşan bir hastalığın ateşi. Nasıl ve ne zaman yakalandım bu hastalığa hatırlamaya çalışıyorum. Bir sıralama takip etmeden aktarmaya çalışacağım. Öncelikle bir meslek olarak bakmadım yazma eylemine. Belkide bu nazarla bakmadığım için istikrarlı olmadı yazdıklarım, yazamadıklarım. İlk gençlik yıllarımda günlük tutmak gibi bir teşebbüsüm olmuştu. Durun gülmeyin orta mektepteyim o zamanlar. Daha neler neler oldu neler. Şiirler şarkılar yazıp defterlerimin orta sayfalarına öğretmenime gösterdiğim. İlk mektep yıllarım var. Bir keresinde bir korku filminden esinlenip öykü yazmaya bile kalkmıştım. Hatırlayanlar bilir. Parlament sinema kulübü vardı pazar gecelerinin efsanesi. Film bir mahalleye taşınan yeni komşunun mahallede kaybolan insanlardan sorumlu olmasıydı. Benim kahramanımda köydeki kasaptı. Kız kardeşim çok korkmuştu ilk sayfaları okuyunca. Hayat şartları deyip sarıldığım bahaneler, çevremde kimsenin ilgi duymadığı şeylerim... Şey dediğime bakmayın o yıllarda bu duyguları adlandırmak çok zor. Belkide açık olamamam o zamanlardan kalma. Baştada söyledim ya hafızam ileri geri sarıyor bir sıralaması yok hatırladıklarımın. Ha birde resimde çizmeyi severim ben. Sanatın envayi türlerine yatkınım, türküyede meraklıyımdır. Çilem abla vardı. Babamın iş arkadaşı aynı zamanda komşumuz Mehmet amcanın kızı. Resim yaptırırdı bana bize geldikleri zamanlarda. Dağ, tepe, nehir, güneş, evler, ağaçlar, mavi bulutlar... Evlerden büyük ağaçlar... Sonra lise yıllarım var birde. Orta mektep bitince aynı yerleşkede olan liseye devam etmiştim. Hastalığım o zamanda vardı. Gayretsizliğim, yönlendirilmezliğim bu hastalığın ilerlemesinde etkili bir şekilde devam ediyordu ama müspet
Edebiyat