Hisar'a Göre 'Boğaziçi Mehtapları'
Abdülhak Şinasi Hisar'ın röportajından bazı kısımlar: "Ben en çok şimdiye kadar kendimin tercih ettiğim [eserim] Boğaziçi Mehtaplarıdır." "Boğaziçi Mehtapları, daha düne kadar yazılmamış olan, [yani] o Boğaziçi mehtapları tam olarak izah edilmiş, anlatılmış bir konu değildir bizim edebiyatımızda." "[Bu eser] bana bir yenilik gibi geliyor; bir eksikliği tamamlıyor gibi zannediyorum." "Çünkü edebiyatımız, [diğer yazarların eserleri] hep bir arada alınırsa, Boğaziçi'ni kâfi derecede anlatmadılar." youtube.com/watch?v=DLuZ2Vf...
Evet bugün Hitler merakımın neden bu kadar fazla oldugunu açıklicam (okulbizesevgiyivesaygıyıöğretir) 10 veya 11.sınıf dönemimdi sanırım hangisi tam hatırlamıyorum ama bizim bi Edebiyatçımız vardı tam bir edebiyatçıydı ama kendisini çok severim benımlede sağ olsun çok ilgilendi bi çok konuda. Kafa yapısı olsun konusma stili olsun çok iyi bir hocadır Allah herkese nasip etsin diyelim. Her neyse bu cnm öğretmenim bnm bi gün benim resim çizdiğime denk geldi ve çizimlerimi görmek istedi bende gösterdim. Sonra bana geleceğim için sürüyle tavsiyelerde bulundu beni çeşitli kişilerle görüştürdü ve bunun çokta katkısı oldu. Daha sonra beni bi resim kursuna yazdırmak istedi ama tabikide ben hayatında hiçbir kursa gitmemis biri olarak ve aileminde izin vermeyeceğinden emin olarak (bunun düşünme sebebim görsel sanatlar lisesini kazanma potansiyeline sahipken beni göndermemelerinden kaynaklı) kursa gitmeyi istemedim. Bunu anlayışlar karşıladı sebeplerini konustuk falan. Ben yine bi gün sınıfta oturmus sakince Sylvia plath okurken sınıfa geldi ve kitabı masaya bıraktım. Daha sonra yanıma geldi kitaba baktı ve bu kitabı sen mi okuyosun fln dedi evet dedim. Her neysemse okurken dikkat et aman he fln yapt biraz nasihat vs verdi ve derse geçti. Bir hafta falan geçmeden birden bire bana bu çizim işlerinde kendimi geri çekmememi ve ilerletip iyi yerlere getirmem gerektiği söyledi ve sonradan Hitler'e değindi. haturladığım kadar şöyleydi "Ailen izin vermiyor olabilir ama gerçekten kendi kendine bu yeteneğini geliştirmeyi başardıysan daha da iyilerini yapabilirsin. Sakın vazgeçmeyi düşünme bir sorunun olursa bana danış yardımcı olurum bırakmanı istemiyorum unutma Hitler de ressamdı herkesin içinden geçti" PUAJDKALFKALFKSLGMLSMGLSMGLDMFLD ve sonra Hitlerinde ressam oldugunu öğrenince
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Botanik bir romantizm faciası ..
Gençler, toplanın; bugün edebiyat dersimiz botanik bahçesinde geçiyor. Sözlüğe bakmışsınız, "Aşk" kelimesinin kökeninin "sarmaşık" (aşeka) olduğunu görmüşsünüz. Sonra da o meşhur, ciğer yakan, melankolik tanım düşmüş kalbinize .. “Bir sarmaşık çınarları nasıl sararsa, aşk da öyle sarar ve her sarmaşık, sardığı ağacı kurutur sonunda.” Vay be! Şiir gibi değil mi? İnsanın hemen gidip bir köşede acı çekesi, "Beni kuruttun be vefasız!" diye feryat edesi geliyor. Ama durun, hemen karaları bağlamayın,gelin bu işe biraz edebi mizah ve biraz da hayatta kalma rehberi gözlüğüyle bakalım. 😎 Edebiyatımız yüzyıllardır aşkı bir sarılış olarak anlatır; doğrudur da, aşk ilk başladığında o sarmaşık o kadar yeşil, o kadar canlıdır ki heyecandan kalbiniz sıkışır. WhatsApp’tan gelen tek bir mesajla çınar gibi o yiğit zatın gövdesi titrer, servi boylu o körpe kızın endamı telefon ekranına kilitlenir. Ancak buradaki tehlike, sarmaşığın ayarını kaçırmasıdır. Eğer aşkı "7/24 nerede olduğunu rapor edeceksin", "O arkadaşınla görüşmeni istemiyorum", "Şifreni bana vereceksin" "oraya gidemezsin ,buraya gelemezsin "tadında bir gözetleme kulesi romantizmine çevirdiyseniz tebrikler 👏nur topu gibi parazit bir sarmaşığınız oldu demektir. Bir bakmışsınız, o heybetli çınarlar ve zarif serviler gitmiş; kıskançlıktan, stresten ve sürekli "Beni seviyor musun?" sorularına cevap vermekten kurumuş, yaprak dökmüş, botanik bahçesindeki boynu bükük birer bonzaiye dönmüş o körpe kızla oğlan kalmış geriye. ​Genç dostlarım, edebiyatın o ağlak ve melankolik tarafına fazla kapılmayın; eskiler "Sarmaşık ağacı kurutur" derken size aslında bir uyarıda bulunuyor, "Gidin kendinizi kurutturun" demiyor. Gerçek ve sağlıklı bir aşk, birbirini boğarak yok eden iki bitkinin dramı olamaz; aşk, yan yana büyüyen ama
1000Kitap
HİKÂYE TÜRLERİ...
(...) “Hacmine”, “mevzuuna”, “tekniğine”, ve bunlar gibi birçok unsura ve akıma göre değişik hikâye türleri sıralanabilir. Meselâ hacmine göre “uzun hikâyeler” ve “kısa hikâyeler” vardır edebiyatımızda. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemâl Tahir gibi yazarların hikâyeleri oldukça uzundur ve sanki bunları romancılığa ısınmak için yazmışlardır. Genellikle Refik Halit Karay, Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı ve Tarık Buğra gibi yazarların tercih ettikleri kısa hikâyeler ise zâhirdeki kolaylığının aksine, gerçekte zor bir türdür. Bir kere romandaki gibi geniş bir alan yoktur yazarın karşısında… Zamanı ve mekânı sınırlamak, dağılmamak, tek bir noktada toplanmak ve âdeta duygu ve muhtevayı tabletleştirmek memuriyeti… Zor ve çetin olan kısa hikâye budur. Bu anlamda, Cumhuriyet dönemi öncesinde ve sonrasında (Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın hikâyeleri dışında) ciddiye alınacak çok az hikâye vardır. Zorluğun, çetinliğin ve tecridin misâli olması gereken kısa hikâye, Türk edebiyatında uzun hikâye ve romanın kendine hâs zorluklarından kaçışın sığınağı hâline gelmiş ve ucuzluğun misâli olmuştur. Romanın istediği geniş senteze gücü yetmeyenler, kısa hikâyeciliğe kaçmışlardır. Üstelik kaçtıkları yerin kendilerinden istediği tecrid bünyesinden de mahrum oldukları meydandadır. Kısa hikâyeciliğin en başarılı isimlerinden olan Sait Faik bile bu misâlin çerçevesindedir. Uzun hikâyeleri ile tek romanı olan Medarı Maişet Motoru adındaki eseri bütünlükten oldukça uzaktır. “Medarı Maişet Motoru”, bir romandan ziyâde, birbirinden kopuk duyguların hikâyeleştirilmesi ve bunların birbirine zincirlenmesi ile oluşan hikâyeler bütünüdür. **Bu durumun, ilk bakışta sanılabileceği gibi, İbda Mimarı’nın “Gölgeler” romanıyla veya Marcel Proust’un “Geçmiş Zaman Peşinde”siyle ciddi bir
Roman ve Hikaye Farkı
Sizce edebiyatımız yazar acılarına dolu mu? Orhan Veli. 36 Sabahattin Ali 48 Sait Faik 48 Cahil sıtki tarancı 46 yaşında vefat etti
‘Divanyolu’ ve ‘divan edebiyatımız’ milliyetimizin köklerini kendisinde barındıran temel unsurlardır. İlk çağlarda ‘mese’ yolu ismiyle alınan; İstanbul’un, zaman zamansa cihanın akıbetine yön veren bir arter konumundaydı Divanyolu. Adlandırılması her ne kadar yirminci yüzyılda yapılmış olsa da ‘Divan Edebiyatımız’ da Divanyolu’nun devamı mesabesinde, Fizan’dan, acem diyarından ibaret kalmayıp İstanbul’un dışında Mese’nin, Kağıthâne’nin, Çamlıca âlemlerinin, mehtap sefalarının rüzgarını estirmiştir. Divanyolu, bugünkü haline gelmek için türlü türlü yıkımdan geçmiştir. Sadece Menderes döneminde değil; önceki devirlerde de yapılacak başka bir konak, bina için insanların istimlak ettiği mekanlar değiştirilmiş, boğazın esintisinin arterden içeri doğru alınması için çaba sarf edilmiştir. Nasıl ki Üsküdar'da dahi, sakinleri Mihrimah Sultan Camii'nin etrafına keyfilerince evler inşa edemiyorlarsa, aynı vecih üzerine Divanyolu'nda da belirlenen istikamette binalar yıkılıyor, yerlerine doğanın âdeta kendinden bir parçasıymış hissi veren abideler konduruluyordu. Öyle ki Koca Sinan'ın topraktan bitmiş izlenimi veren şaheserleri; Şehzade Camii, Atik Valide Camii gibi Ayasofya'yı ayakta tutmak için eklediklerini de günümüzde camiden ayrı değil, yekün olarak görürüz. Elbette ki bu yıkımların maksadı, nihai sonucu daha geniş bir otoyol değildi. Üstelik yıkımların etkilediği kişilerde devlet erkanının büyüklerinden, Divan'daki kimselerdi. Sultanahmet Camii için yapılan yıkımları düşününce, zannediyorum ki şu zamanda kimse 'deprem toplanma alanı olabilirdi, otopark olsaydı, insanlara sosyal bir yaşam alanı sunsalardı' demez. Ecdadımızın, mimarlarımızın, hülasa insanlarımızın yapıtlarında, yaptıklarında bir yabancılık, aykırılık gözlenmezdi. Topraktan geldiğinin bilincine öylesine