Çöl, hayatın çok yoğunlaştığı bir yerdir. Canlıların çöpleri son su tanesine bile tutunur içecekler sadece sabahları erkenden ve öğleden sonraları da geç saatlerde görünerek bu nemi biriktirir. Çölde hayat küçük, ama muhteşemdir ve olan bitenlerin çoğu yeraltında süregider. Birçok kadının hayatı da buna benzer.
Kadınların toprağı kazmaktan böylesine derinden hoşlandıklarını görmek beni hep etkilemiştir. İlkbahar için çiçek sular, ekerler. Kararmış parmaklarını çamuru toprağa sokarak keskin kokulu domates fideleri ekerler. İki milyon yaşındaki kadına doğru kazdıklarını düşünüyorum. Onun ayak parmaklarını ve pençelerini ararlar. Onun kendileri için bir armağan olmasını isterler, çünkü onunlayken kendilerini bir bütünün parçası gibi ve huzur içinde hissederler.
Hepimizi yola çölde bir yerde kaybolmuş bir kemik yığını, kumun altında yatan dağınık bir iskelet olarak başlarız. Bizim işimiz geçmişi yeniden gün yüzüne çıkarmaktır. Ancak gölgeler yerli yerinde olduğunda en iyi şekilde gerçekleştirelebilen, zahmetli bir süreçtir bu, çünkü uzun uzun bakmayı gerektirir. La Loba bize neye bakmamız gerektiğini gösterir; tarif edilemeyen hayat kuvvetine, kemiklere bakmamız gerektiğini öğretir.