"Sevgili Elizabeth Bishop,
Bugün ingilizce dersinde iki şey oldu: Birincisi senin şiirini okuduk. *** Şöyle başlıyordu:
Öğrenilmesi güç bir şey değildir kaybetme sanatı. Görünürde o kadar çok şey niyetlidir ki kaybedilmeye hiç de bir felaket sayılmaz onların kaybolmaları.
Her gün bir şey kaybedin
Kabul edin anahtarları kaybetmenin telaşını
Başuna harcanan saati
Öğrenilmesi güç bir şey değildir kaybetme sanatı
Daha çok, daha çabuk kaybetmeye alıştırın kendinizi
Yerleri, isimleri, tasarladığınız yolculuk planlarını
Nasılsa bir felaket sayılmaz bunların unutulmaları
Annemin saatini kaybettim
Sonra bak, en son evim
Ya da ondan önceki sevdiğim iki evim de gitti
Öğrenilmesi güç bir şey değildir kaybetme sanatı
İki şehir keybettim, iki güzel şehir
Topraklarım vardı uçsuz bucaksız
İki nehrim, varlığım koca bir kıtaydı
Arıyorum hepsini ama bir felaket sayılmaz kaybolmaları
Seni bile (o şakacı sesini, sevdiğim bir davranışını)
yadsıyacak değilim. İşte apaçık ortada
Öğrenilmesi çok güç bir şey değilmiş kaybetme sanatı
Her ne kadar (yaz işte!) bir felaketi andırsa da yaşanması"
"Keşke bana şimdi nerede olduğunu söyleyebilseydin. Yani, ölmüş olduğunu biliyorum tabii ama ben insanların içinde tamamen kaybolmayacak bir şeyler olduğuna inanıyorum. Dışarısı karanlık. Sen de dışarıdasın. Buralarda bir yerlerde... Keşke seni içeri alabilseydim."