Süleyman Paşa, bu husustaki kanaatini, Talim-i Edebiyat-ı Osmaniye adıyla bir kitap yayımlayan Recaizade Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta açıkça meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: "'Osmanlı edebiyatı' demek doğru değildir. Nasıl ki dilimize Osmanlı dili ve milletimize de Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü 'Osmanlı' tabiri yalnız, devletimizin adıdır. Milletimiz unvanı ise yalnız Türk'tür. Bundan dolayı, dilimiz Türk dilidir, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır."
Süleyman Paşa, Tarih-i Âlem’inin girişinde, bu eseri niçin yazmaya teşebbüs ettiğini izah ederken diyor ki: "Askeri mekteplerinin bakanlığına geçince, bu mekteplere lazım olan kitapların tercümesini uzmanlara havale ettim. Fakat, sıra tarihe gelince bunun tercüme yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinîmize yahut milliyetimize, Türklüğümüze ait iftiralarla doludur. Bu kitaplardan hiçbirisi tercüme edilip de mekteplerimizde okutturulamaz. Bu sebebe binaen mekteplerimizde okunacak tarih kitabının telifini ben üzerime aldım. Vücuda getirdiğim bu kitapta hakikate aykırı hiçbir söze tesadüf olunamayacağı gibi, dinîmize ve milliyetimize muhalif hiçbir söze de rast gelme imkânı yoktur."
Darülfünun’un bir hocası, Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askeri
mekteplerin bakanlığı görevinde bulunan Şıpka kahramanı Süleyman Paşa da, Türkçülüğü askeri mekteplerine sokmaya çalışıyordu.
O zaman bu Darülfünun’da Hikmet-i Tarih, müderrisi bulunan Ahmet Vefik Paşa idi. Ahmet Vefik Paşa, Şecere-i Türki'yi, Şark Türkçesinden İstanbul Türkçesine tercüme etti. Bundan başka, Lehçe-i Osmani isminde bir Türk kamusu vücuda getirerek, Türkiye’deki Türkçenin umumi ve büyük Türkçenin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında karşılaştırarak meydana koydu.