Yaşamı baskıdan ibaret hissetmek. Zaman akıp giderken ve sen bu zamanı yaşarken bir adım sonrasını, birbiri ardına ilerleyen saniyeleri bu saniyelerin içerisindeyken kaygıyla düşünmek. Endişe, sorumluluk, kaygı, kafamıza eskiden beri öğütler ile yer etmiş "boşa harcamamak" ifadesi. Hangizimi rahatsız etmiyor ki? Bu his ile yaşamaya alışıyor olabilir miyiz? Ne zaman kendimi keyifli hissetsem, bana yararlı olduğunu düşündüğüm ve elimden kayıp gideceğini sandığım her şey için kaygı duyarım. Bir kitap mı okuyorum, keyifli ve mutluyum; sadece buna odaklanmam gerekirken okumadığım bir çok kitabın arkasından üzülüyorum. Bu hırs mı yoksa depresif bir ruh hali mi? Ne zaman eğlenceli fakat kapitalist dünayaya hizmet etmeyen bir takım işlerle vaktimi geçirsem, ne kadar mutlu ve neşeli olsam dahi kaybettiklerimin -kaybettiğimi düşündüklerimin- ardından yas tutuyorum. Bu yaşam, bize dayatılan tüm bu "yapmalısın" lar içimizde tam yüreğimizde kocaman bir pişmanlık hissi doğuruyor ise bu "GÜZEL TOPLUMUMUZUN" doğrularını ne denli uygulamalıyız. Bu doğru bir his mi? İyi olacağımızı vaat eden tüm bu sorumluluklar bizim peşimizi bırakmayan koca bir pişmanlığa dönüşüyorsa bizim doğrularımızla bu dayatılan doğrular ne kadar birdir?