Bazen öylece durmak istiyorum. Ne geçmişin sesini duymak ne de geleceğin sorularıyla yüzleşmek… Sadece şu anın içinde, sessizce var olmak. Ama olmuyor. Çünkü geçmiş, ayaklarımda sürüklenen bir zincir gibi peşimden geliyor. Her adımda, her nefeste biraz daha yankılanıyor içimde. Bir zamanlar yaşadıklarım, unuttum sandıklarım, affedemediklerim… hepsi sırt çantam gibi omzumda asılı.
Bir şeyleri bırakmak istiyorum aslında. Hafiflemek, özgürleşmek… Ama kendi ellerimle tutuyorum o yükü. Belki alışkanlıktan, belki korkudan… Bilmiyorum. Tek bildiğim, geçmişimi bırakmaya çalışırken onu daha da sıkı kavradığım. Çoğu zaman geçmişe bakarak yaşamaya çalıştım. Oysa geçmiş bir ev değil, yalnızca uğranacak bir durakmış. Bunu geç fark ettim.
Geleceği düşlemek de aynı şekilde yoruyor artık. Planlar, hayaller, hedefler... Hepsi güzel ama bir o kadar ağır. Ne yaparsam yapayım, ya geçmişin gölgesi düşüyor üstlerine ya da geleceğin belirsizliği ürkütüyor beni.
Ve ben, en çok hiçbir şey düşünmediğim anlarda huzur buluyorum. Sessiz bir odada, açık bir pencerenin önünde, rüzgârın perdeyle dans ettiği bir an gibi… Ne konuşan var, ne soran. Sadece ben ve dinginlik. Bazen sadece o anda kalabilmek bile iyileştiriyor insanı.
Ama galiba asıl mesele bu: geçmişi ait olduğu yerde bırakabilmek. Geleceği oluruna bırakabilmek. Ve şimdiye tutunabilmek.
Ben hâlâ öğreniyorum.