• 472 syf.
    Osmanlı'da birçok kez padişahlar Hal edilmiş, tahttan indirilmiştir. 1826 yılına kadar Yeniçeri isyanlarında bunu görmek mümkündür. Bu darbelerin kimileri kanlı bitmiştir. Fakat 1876 Darbesi; öncekilerden farklıdır. Çünkü ilk kez bir padişah, tahttan indirildikten sonra intihar etti diyerekten öldürülmüştür. Diğer darbelerden ayırıcı bir başka özellik de bu darbede; vatan ve millet namına hareket edildiği iddia edilmesi olmuştur. Siyasi cinayetler; genellikle güçlü, ileri görüşlü liderleri hedef almaktadır. 1876'da Osmanlı mülkünün tahtında oturan Sultan Abdülaziz Han ileri görüşlü bir hükümdar idi. Fakat tek kusuru, çevresindeki insanlara aşırı derecede güveniyordu.

    Kitap 1876 öncesi Osmanlı devletinin Dünya siyasetindeki konumu ile başlıyor, darbeyi hazırlayan etkenleri ve darbecilerin kimler olduğunu anlatmakla devam ediyor. gelişen olaylar ile Padişahın Dolmabahçe Sarayı'nda hal edilerek tahtan indirilişi akabinde Feriye Sarayı'na gönderilmesi ve orada intihar süsü verilerek Şehit edilmesini anlatır. sonrasında darbecilerin 3 aylık saltanatları olur Tabii darbeyi planlayan serasker Hüseyin Avni Paşa darbeden Bir hafta 10 gün sonra Sultan Abdülaziz'in hanımı Neş’erek kadın Efendi'nin Ölümü üzerine kardeşi Çerkez Hasan bey tarafından öldürülür. Darbenin asıl planlayıcısı Hüseyin Avni Paşa’dır. bu darbe 63 kişilik bir heyetin hırs, kin, ikbal ve makama tamah etmeleri neticesinde gerçekleşmiştir.

    Cuntanın baş kişileri; serasker Hüseyin Avni Paşa, sadrazam Mithat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi, mütercim Rüştü Paşa, bahriye nazırı Kayserili Ahmet Paşa ve harbiye Askeri mektepler kumandanı Süleyman Paşa’dır. Sultan Abdülaziz Türkiyesi; askeri, eğitim, donanma başta olmak üzere birçok alanda yenilikler yapan ve devletin kalkınmasını çabalayan istikrar arayışında olan bir dönemdir. işte darbe böyle bir dönemde cereyan etmiştir. Bu dönemlerde İngiliz donanmasına rakip yoktur fakat Abdülaziz'in Bu gerçeği görmesi ve donanmaya ağırlık vermesi İngiltere'yi endişeye sevk etmektedir.
    Darbe günü Dolmabahçe Sarayı donanma tarafından denizden kuşatılıyor, Saray ve çevresi Süleyman Paşa komutasındaki askerlerce ablukaya alınıyor 4.35 de sabaha karşı Saray'a giriliyor ve padişah tahtından ediliyor. Abdülaziz Han ve ailesi Sefilhane bir şekilde Topkapı Sarayı'na naklediliyor.daha sonra Feriye Sarayına götürüyorlar. işte padişah bu sarayda öldürülüyor. Mabeyn katibi Fahri Bey tarafından saraya sokulan Pehlivanlar Yozgatlı Mustafa Çavuş, Boyabatlı Mehmet Ağa ve Cezayirli Mustafa tarafından katledilme olayı gerçekleşecektir. Fahri Bey padişahın ellerini arkadan tutarak Yozgatlı Mustafa da bileklerini neşterle keserek padişahı öldürmüştür. Bir devlet büyüğüne, padişaha, otopsi bile yapılmıyor. çünkü padişahın intihar etmedi ortaya çıkacak öldürme esnasında sadece bilekleri kesmekle yetin memişler.

    Ayrıca kalbinin altına neşter saplamışlar. Hal fetvası alınırken padişahın akıl sağlığının yerinde olmadığı belirtiliyor. kaderin cilvesi olsa gerek Tahta geçen Sultan V. Murat akıl sağlığını getiriyor. Daha sonra hükümdar olan Sultan ikinci Abdülhamit döneminde bu Olaya karışan kişiler Yıldız mahkemesince yargılanıyor hüküm giyiyorlar. Aslında bu olayı bize ikinci Abdülhamit in döneminin neden sert tedbirler gerektirdiğini anlatır mahiyette Çünkü bir padişah feci bir şekilde kendi devlet Erkan'ı tarafından katlediliyor. Hünkarın şu sözü bize amcasının döneminden ders aldığını göstermektedir: “Beni evhamlı sanıyorlardı hayır gafil değildim o kadar!”
  • Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın. Genç kızlığından biliyorum. Önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı orospuya çıktı ama gördüğüm en güzel kalçalara sahip kadın olabilir Asuman. Kim ne derse desin mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor ama gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarında.
    Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri geliyor insanın kulağına. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye konuşuyorum kendimle. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi.
    Babam bir gün karşı evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Düşündüm, mantıklı buldum. Zaten babam sarhoşken hep mantıklı konuşur.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp oluyo valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay karşısında esas duruşta bekleyen erbaşlar gibi karşımda duran veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Yaylana yaylana, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacaz çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgadı bizi, mahalleyi özellikle de babamı. Ama alıştı tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aştık kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira içiyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anama elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anam öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocuklarım kapının önünde görüyor bunu yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne geziyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını eniştenin.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor inceden tırsarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Şen Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam amma velakin. Ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Emek Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor, yalnız peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neişr olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, başka da bir şey söyleyemiyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Dükkanda işleri iyi. Ben ayırmıyorum ama ikisini birbirinden. Bi Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, bi Nurettin abiden. Denge politikası izliyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi sızsın hanene, diyor.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine gelmiş hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, dedik.
    Atatürk Fenerli dedi.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağına basarken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyorum babama annem.
    Kesin ya kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...
  • 1-  MOZART
    Mozart hakkında herkesin bildiği 2 şey vardır. Bunlar, 6 yaşında beste yapabildiği ve 35 yaşında öldüğünde kimsesizler mezarlığına gömüldüğüdür. İnsanlık tarihinin belki de en yetenekli bestecisi olan bu özel şahsın saray ahalisi tarafından el üstünde tutulan bir müzisyenken nasıl sefalet içinde öldüğü halen bir muammadır. Yine de bu kısa sürede ürettiği 600’dan fazla eser ile ölümsüz olmayı başardı.Mozart'ın kedi taklidi yapmaktan hoşlandığını biliyor muydunuz? Bir prova sırasında sıkılıp bir masanın üzerine atlayarak miyavladığı söyleniyor!
     

    2- BEETHOVEN
    Beethoven, Mozart’ın aksine tüm hayatı boyunca saygı gördü ve çok kalabalık bir cenaze töreni ile omuzlarda taşınarak defnedildi. Asabi bir karaktere sahip olması nedeniyle etrafına kötü davranmasıyla meşhur olan dahi müzisyenin, 20’li yaşlarının sonuna doğru işitme problemleri başladı ve hayatının son 10 yılını sağır olarak geçirdi. Ama sağırlık bu dehayı durdurmadı ve bugün Avrupa Birliği’nin de marşı ve dayılarımızı telefon melodisi olan 9. Senfoniyi bu dönemde besteledi.


    3-Fıkracı Haydn
    Mozart’tan bahsedince Haydn’dan bahsetmemek olmaz. Nitekim ikili yakın arkadaşlar. Haydn da Mozart gibi şakaları sever, fıkralara bayılırdı. Haydn’ın çok sayıda enteresan öyküsü var. Bunlardan en ilginci ölümüyle ilgili olan: dâhilerin beynini inceleyen bir grup Haydn öldükten 1 hafta sonra mezarını açıp ve kafası çaldılar!
    Haydn, St. Stephen’den ayrıldıktan sonra birkaç yıl boyunca açlıktan ölme noktasına geldi. Bir piyanist ve kemancı olarak profesyonel düzeyde değildi. “Hiçbir çalgıda sihirbaz” olmadığını kendisi de kabul ediyordu; “ama hepsinin gücünü ve çalışmasını biliyordum. Kötü bir klavsenci ya da şarkıcı değildim ve kemanla bir konçerto çalabiliyordum.” Ama birçok müzisyen bunu yapabiliyordu. Sekiz yıl boyunca Haydn “berbat bir hayatı zar zor sürdürmek” zorunda kaldı. Bohem bir yaşam sürdü. C. P. E. Bach’ın müziğini inceledi ve zamanın ünlü bestecisi Nicola Porpora’dan birkaç ders aldı. Azar azar ilerleme kaydetti ve kuşkusuz ünü artıyordu. 1758’de Kont Ferdinand Maximilian von Morzin’in müzik müdürü ve bestecisi olarak atandı. İki yıl sonra yaşamının en büyük hatasını yaptı. Maria Anna Aloysia Apollonia Keller ile evlendi.

    4-Rahip Liszt
    Franz Liszt gençliğinde rockstarlara yakışır yaşam yaşadı ve evlilik dışı çocuklarıyla dikkatleri üzerine çekiyordu. Fakat yaşlandığında Liszt Katolik bir rahibe olma yolunda ilerledi. Resmen rahibe olamadı ama bu yönde eğitim aldı.
     
    5-Sıradışı Wagner
    Richard Wagner oldukça sıra dışı biri ve sayısız enteresan hikayesi var. Wagner’ın karısı Cosima, Litz’in gayrimeşru kızlarından biriydi. Wagner karısı Cosima’ya renkli kostümler ve iç çamaşırları sipariş ederdi. Bu kıyafetleri giyen ise kendisinden başkası değildi!
     
    6-Obur Handel
    Barok dönemden George Frideric Handel’in zamanına ışınlanalım. Handel zengin sofralara ve iyi şaraba bayılırdı. Bu öyle bir tutku ki zengin hastalığı olarak bilinen gut hastalığına tutulmuştu. Bir akşam evinde misafir ettiği bir çizer sanatçı bu yemekten sonra kendisiyle ilgili bir karikatür çizmiş, Handel’i şarap fıçısına oturan iri bir domuz olarak resmetmişti.
     
    7-Kahve Tutkunu Bach
    Benzersiz konçertolarıyla bilinen Bach Leipzig'de bulunan Café Zimmerman'da düzenli olarak 4 fincan kahvenin 3’ünü tüketirdi. Kendisinin kahve alışkanlığından kurtulmaya çalışan bir kadın hakkında ünlü ve bir o kadar saçma Coffee Cantata isimli bir eseri var.
     
    8-Papaz Vivaldi
    Bir papaz haberi de Barok dönemden geliyor: ünlü besteci Vivaldi 25 yaşında Katolik bir papaz olmuştu. Kendisi kızıl saçlı olduğu için Vivaldi’ye “Kızıl Papaz” olarak da anılıyordu.
     
    9-Bay Mükemmel Mendelssohn
    Felix Mendelssohn can sıkacak kadar her konuda başarılı olan bir adamdı. Bestekarlığı dışında iyi bir yazardı ve eğlencesine çizip boyayarak çizgi filmler yapmıştır. Mendelssohn’un arkadaşı Attwood bir taksinin arka koltuğunda Yaz Gecesi Rüyası uvertürünü kaybetti. Yerinde başkası yazdığı tek kopyanın kaybolması karışında çılgına dönebilirdi. Mendelssohn oturup aklındaki notaları yeniden kağıda döktü.

    10-Kalbi Pariste olan Frederic Chopin.
    Mozart gibi 6 yaşında piyano eğitimine başlayan süper yetenek Polonya’nın küçük bir köyünde doğdu. Dehası ortaya çıkıp şöhret kazandıktan sonra Fransa’ya yerleşti ve maddi olarak sıkıntısız, rahat bir hayat yaşadı. Buraya kadar normal giden hikaye 39 yaşında veremden ölmesiyle dramatik bir son ile bitti. Ama ilginç olan cenazesinde kendi bestelediği ve hepimiz ‘aaa evet, oymuş’ demesine sebep olan cenaze marşının çalınmasını istememesidir.Tarihin en büyük piyanistlerinden biri olan Chopin sağken çok az konser verdi ve özellikle salonun yakın çevresini tercih eden bir piyanistti. Chopin fiziksel olarak çelimsizdi ve en iyi çalışında bile hiçbir zaman salondan sesler yükselmedi. Sonlara doğru bir fısıltı olurdu. Yaşamının başında, büyük salonlarda asla çalmaması gerektiğini öğrendi ve Paris’te halkın önüne son çıkışı yirmi altı yaşındayken, 26 Nisan 1835’te gerçekleşti Geri kalan ömrü boyunca -1849’da öldü- yalnızca üç resital daha verdi ve onlar da, piyano imalatçısı Pleyel’in salonunda, sayıları 300’ü aşmayan özenle seçilmiş bir dinleyici topluluğuna verilen yarı-özel resitallerdi.

    11-TCHAİKOVSKY
    Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran gibi bale müziklerinin bestecisi olarak ünlü olan Tchaikovsky’nin hayatı da diğerleri gibi çok inişli çıkışlı oldu. Duygusal ve sırlarla dolu olduğu bilinen besteci çok fazla takdir görmesine rağmen hiçbir zaman kişisel mutluluğu yakalayamadı. Bu durum gizemli bir ölümle son buldu. Şöyle ki, bazıları kolera salgınına bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyler. Bazı müzik tarihçileri de bu naif insanın intihar ederek hayatına son verdiğini iddia ederler.

    12-PAGANİNİ
    Keman virtüözü Paganini’nin etkileyici kişiliğini şöyle açıklayabiliriz. Yukarıda saydığımız hiçbir deha onun gibi sahnede keman kırmadı. Sadece tek teli kalmasına rağmen konseri tamamladı. Kumar tutkusu yüzünden kendine ait bir kumarhane açtı. Tutuklandı hapis yattı. Ayrıca üstün yeteneği nedeniyle ruhunu şeytana sattığı söylendi. Daha ne olsun.

    13-Robert Schumann
    Schumann ilk ciddi müzik dersini on sekiz yaşında aldı. Ama profesyonel bir piyanist olarak meslek yaşamı, başlamadan bitti. Kısa yoldan parmak reflekslerini hızlandırmaya çalışan aceleci Schumann, bir parmağına kalıcı hasar veren bir zımbırtı icat etti. Kazadan ötürü çok üzülmemiş gibi görünüyor. Geleceğinin bestecilikte olduğunu zaten biliyor olmalı.
    Kulağına devamlı müzik sesleri geliyormuş, o kadar ki artık kendi müziklerinin tempini bile tutturamıyormuş, bu yüzden kendini köprüden suya atmış, kurtarılınca iki yıl akıl hastanesinde yatmış ve orada vefat etmiş..

    14-George Frideric Handel
    Handel dindardı ama bağnaz değildi; Hawkins’e Kitabı Mukaddes’i bestelemekten keyif alacağını söylemiş. Muazzam bir oburdu; Joseph Goupy’nin ünlü karikatürü, onu, etrafı yiyecekle çevrili bir şarap fıçısının başında oturmuş domuz suratlı biri olarak gösterir. (Handel, Groupy’yi vasiyetnamesinden bu yüzden çıkarmış gibi görünüyor.) Yüksek sosyetede rahatça dolaşıyordu. Sanat için sanat yapan müzisyenlerden değildi. Eğlenceye kolay ikna olabiliyordu.
  • FİNLANDİYA ÖĞRETMEN EĞİTİM SİSTEMİ

    Son zamanlarda Finlandiya eğitim sisteminin ne kadar iyi olduğu ne kadar özgür düşünen, başarılı, öğrenciler yetiştirdiği konuşuluyor. Ancak bu noktada Finlandiya’daki öğretmenler pek az ele alınmakta.

    Finlandiya’daki eğitim fakültelerinde tıp eğitimine denk bir eğitim veriliyor. Bir öğretmen asgari 5-6 yıl eğitim alıyor. Bu durum “Öğretimin bizim için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi, en az insan hayatı kadar değerli”şeklinde açıklanıyor.Öğretmenler kendilerini asla yeterli bulmuyor ve sürekli olarak yenilikleri gelişmeleri takip ediyorlar. 2001 değerlendirmesine göre dünyadaki en iyi öğretmenler sıralamasında birinci olsalar da “ biz yeterince iyi değiliz, bu halde bile en iyi bizsek kötüleri düşünmek dahi istemiyoruz” diyecek kadar da tevazu sahibiler.Finlandiya eğitim fakültelerinin birinci önceliği “özerk öğretmenler” yetiştirmek. Çünkü Finlandiya’da bir müfredat yok öğretmenler kendi sınıflarının durumuna göre çok geniş bir yetki alanına sahip ve istediği müfredatı uygulayabiliyorlar.Finlandiya’da öğretmenlerin üzerinde müfettiş, denetleme gibi baskı unsurları yok. Finlandiya’daki öğretmenler son derece özgür, devlet verdiği eğitime o kadar güveniyor ki! Öğretmenleri haricen bir de denetlemeye tabi tutmuyor. Kendi kararlarını kendi veren öğretmeler aynı zamanda kendi otokontrol mekanizmasına da sahip oluyorlar.Devletin kontrol etmemesi öğretmenleri rahatlığa itiyor mu? Kesinlikle hayır öyle üst düzey seçme ve eğitim sürecinden geçiyorlar ki! Öğretmenler bu özgürlüklerini araştırma temelli eğitim için kullanıyorlar.Öğretmenlere ülkenin her köşesine medeniyet taşıyan kişi gözüyle bakılıyor. 70’lerde ve 80’lerde sıkı bir devlet kontrolü sıkı sıkıya bağlı olunması gereken bir müfredat varken bunun yanlışlığını görüp 90’lardan itibaren Finlandiya tamamen öğretmenlerin son derece yüksek standartlarda eğitilmesi gerektiğine hükmediyor. Devlet kontrolü tamamen kalkıyor, öğrencilerin durumunda eğitimlerinden müfredattan tamamen okulların sorumlu olması gerektiğine karar veriyorlar ve bu başarıyı getiriyor. Merkezi bir yönetimin getirdiği bölgesel sıkıntılar, sorumluluk o bölgenin öğretmenine verilerek aşılıyor. Bu sayede her öğrencinin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak eşit bir eğitim görmesi sağlanıyor.Finli öğretmenleri bu derece başarılı yapan şey kesinlikle çok akıllı olmaları değildir. Çünkü eğitim fakülteleri öğrencilerini zekâlarına göre seçmiyor. Bizdekine benzer bir sınav sonucunda yüksek puan alanları okula kabul etmiyor. Öğretmen olacak kişiler birçok aşamadan geçtikten sonra fakülteye kabul ediliyor ki, bunların arasında zekadan önce gelen iyi ilişkiler kurabilme, empati yapabilme, çocukların düzeyine inebilme, araştırmacı bir kişiliğe sahip olabilme gibi kriterler daha ön planda. Yani son derece parlak zeki ve yaratıcı bir birey olabilirsiniz ama bunlar Finlandiya’da öğretmen okullarında öğretmen olabilmeniz için yeterli değil. Öğretmen olmak için üniversiteye başvuran her 10 kişiden sadece 1’i bu hakkı elde edebiliyor.Öğretmenlerin staj aşaması bildiğimizden çok farklı, staj sadece yapılmış olması için yapılan bir şey değil. Yâda sınıfta oturup ders izlemek veya bir defa ders anlatmak değil. Öğretmen adayları sürekli öğrencilerle bir araya geliyor ve onlarla nasıl bir eğitim verilmesi gerektiği üzerine konuşuyorlar. Bu öğrenciler sürekli değişiyor ve öğretmen adayları tüm günlerini okullarda geçiriyor.Öğretmenlerin hepsi Master derecesine sahip. Eğitimlerinin son yıllarında öğretmenler vakitlerinin yarısını okulda harcarken diğer yarısını da genellikle pedagojik eğitim üzerine Master çalışmaları için harcıyorlar. Her biri en az bir yabancı dil bilen öğretmenler pedagoji üzerine de Master eğitimi alıyorlar.Öğretmenler uluslararası arenada alınan dereceleri nihai bir amaç olarak değil, aldıkları eğitimin bir yan ürünü olarak görüyor. Haliyle amaçlarına ulaşmış olarak görmüyorlar kendilerini. Onların varmak istediği ulusal hedefleri eğitimli, verimli bir nesil yaratma tutkuları ve amaçları var. Haliyle bu amaç doğrultusunda ilerlemek onları ziyadesiyle başarılı kılıyor.

    Sonuç olarak; Finlandiya öğretmen eğitim istemi, Tamamen bağımsız, sorumluluk sahibi, öğretmeye ve öğrenmeye aç, kendi kontrolünü kendi yapan ve hazırladığı müfredat ile araştırmacı, düşünen bireyler yetiştirmeye yönelik çalışan öğretmenler yetiştirmek için işliyor.

    Enver Paşa Özdemir

    Referanslar: Beyaz Zambaklar Ülkesinde: Grigory Petrov
  • Diyarbakır'ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen Matematik dersinde ;
    – Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.
    Öğrenciler:
    – Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.
    Öğretmen:
    – İşte çocuklar çilek. Diyor.
    – Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.
    Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
    – Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.
    Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.
    – Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.
    Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
    – Bu sene size matematikten sınav yok.
    Öğrenciler:
    – E nasıl not alacağız öğretmenim?
    Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
    – Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.
    Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
    -Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.
    Çocuklar tabaklarla getiriyorlar, çilekleri sayıyor öğretmen, eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
    – Çocuklar nasılmış tadı?
    Öğrenciler:
    -Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.
    – Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.
    Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar.
    Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere, bulunduğun ülkeye, okula bir şeyler katmak…
  • Gençliğin başlıca eğitim konularından birisi, yalnızlığa katlanmayı öğrenmek olmalıdır; çünkü yalnızlık, mutluluğun ve içsel huzurun bir kaynağıdır.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 134 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Bu arada eğitim aldığı Roma Üniversitesi'nin Psikiyatri kliniğinde çalışmaktadır. Psikiyatri kliniği olsa da onun ilgisi özellikle çocuklar üzerine yoğunlaşmıştır. Özele inersek, daha çok hiç eğitim almamış çocuklar... Ve zihinsel engelliler... Bu çocukların eğitilerek topluma kazandırılabileceklerini düşünmektedir Maria. Bunun için de bir şeyler yapılması gerektiği kanaatine sahiptir. Yapılmalı evet, ama kim yapacak? Daha önce hiç yapılmamış, denenmemiş bir şey. Kendisi olabilir mi? Düşünür... Olabilir mi? Neden olmasın? Olabilir! İşe koyulmuştur bile!