• Bir kitapta bu kadar az sayfada , bu kadar çok müthiş tesbit nasıl yapılabilir aklım almıyor...(Alkışlama emojisi)

    Çok basit bir şekilde ehli sünnet nedir ne değildir anlatılmış , hâlâ günümüzde de sorulan sorulara doyurucu ve açık cevaplar verilmiş ve en sonda da tasavvuf konusunun nasıl anlamak gerektiğini açıklayıp bitirmiş.
    Hayran kalmamak elde değil !
    Zaten lakabı da Hüccet-ul İslam (İslam'ın Delili) olunca insanın hayran kalmaması pek mümkün olmuyor.

    Kendine Müslüman diyen bütün kardeşlerime tavsiye ediyorum. Mutlaka okunsun sadece bire de değil zaman zaman tekraren okunsun. Malum sürekli fitneye maruz kalınca insanın kendine hatırlatması da şart...
  • 32 syf.
    ·Puan vermedi
    Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla..

    Hüccet'ül İslam İmam-ı Gazali et-Tusi Hazretleri (k.s) 'nun tabiriyle, gece orduları vardır.. Bu ordular, zikir ve ilim ehli ordulardır. İşbu sebeple, İFAM gibi medreseler, bu ümmete gece orduları yetiştirmeye ihsan-ı İlahiyye ile medar olmuştur.

    İFAM talebelerinin çıkarmakta olduğu bu mümtaz dergi, aktüel meselelere ve çağın hastalıklarına mercek tutmakta ve tespit ile yetinmeyip, Kuran ve dahi Sünnet eczasıyla tedaviye girişmektedir.

    Fikrin, kalbi terbiyesi ve hakikat dairesindeki işleyişiyle teminat altına alınmış olan, söylem ve eylemin mündemiç olmasıyla tezahür eden samimiyet, başta bu devletin, sonrasında ise ümmetin maddi (kavga) eksikliğini gidermeye müştaktır.

    Ortada ziyadesiyle samimi bir hizmet var. Rabbim bu hizmeti diri ve daim kılsın. Okuyacağız, okuyacağız ve olacağız Allahın izn-i inayeti ile.

    Kahırlı okumalar diliyorum.
  • İbadet, insanın Rabbisine karşı verdiği nimetlere bir teşekkür mukabilindendir. Cennet veya cehennem olsun veya olmasın, insan bunu yerine getrmesi gerektiği bilincinde olmalıdır.

    İbadeti yapmamızın sebebi, Allah'ın emri olduğu içindir. Yoksa cennete gitmek için veya cehennemden kurtulmak için ibadet edilmez.

    Her mümin bilir ki ben Allah için namaz kılmaktayım. Bu inançla günde beş defa Rabbinin huzuruna çıkmaktadır.

    Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadesi konumuza açıklık getirecektir:

    "Gözümde ne Cennet sevdası ve ne Cehennem korkusu."

    Allah'ın emrini her şeyin üstünde bilmek, ibadetin sevgisini kalbimize yerleştirecektir.

    Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de:

    "Cin ve insi, (ille–i gâiye olarak Beni bilsin, irfanıma ersin ve) kulluk yapsınlar diye yarattım."(Zâriyât, 51/56)

    buyuruyor. Her iş ve hareketin bir finalitesi vardır. Bu kevn ü mekânın yaratılması, düzene konması da, insan ve cinlere "Allah'a kulluk" teklifinin getirilmesi içindir. Şuuru ve iradesi olan herkes Allah'ı bilecek ve O'na kulluk yapacaktır. Bu, Allah'ın eşya ve hâdiseleri yaratmasındaki –tabir caizse– ilâhî maksattır.

    İbadet, Cenâb–ı Hakk'ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelir. Ubûdiyet ise, kul olma şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır.

    İbâdetin şer'î mânâsı; hâlis bir niyetle, sevap beklemek üzere, Allah'a yakın olmayı düşünerek yapılan tâat demektir. İbadet dediğimiz zaman, hem tâat hem de kurbet, yani Allah'a yaklaşma mânâsı bunun içinde düşünülür. Cin ve insanların yalnızca Allah'a ibadet için yaratıldığını düşünürsek, kısaca; Allah'ın emrettiği şeylerin bütününü yerine getirmenin ibadet etmek demek olduğunu söyleyebiliriz.

    Halk arasında yaygın bir anlayışa göre ibadet; namaz, oruç, zekât ve hacdan ibarettir. Böyle bir kabul hiç şüphesiz sahihtir. Ancak şeklen ve sayı olarak ibadetin böylesine daraltılması, kavrayış açısından bir kısırlığa yol açar. Gerçekte İslâm'ın şartları olarak saydığımız beş temel esas, ibadetin bir özeti veya temel esasları olarak kabul edilebilir. Onları açıp yaydığımız ve diğer ibadet şekillerini de nazara aldığımız zaman bütün bir İslâm Dini'nin tüm görkemiyle ortaya çıktığını görürüz.

    İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, kafası ve lisanıyla Allah'a yönelmekten ibaret olan ibadet, sistemli bir hareket tarzıdır. Bu mânâya geldiği için de ibadetin "tapmak–tapınmak" şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; basit bir yöneliş, gerçek şuur ve niyetten yoksun ve sistemsiz yapılan hareket veya hareketlerden ibarettir. Putperestlerin Allah'tan başka ilâh, mabûd ve Allah ile aralarında aracı kabul ettikleri canlı–cansız varlıklara, nesnelere perestişine, onların önünde eğilmesine dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen ibadet denemez. Çünkü o, Zât–ı Ecell–i A'lâ'ya hastır. Evet, ibadet sadece O'na yapılır.

    Kulluk Yapma, İnsanın Fıtratında Vardır

    Din; adı, şekli ne olursa olsun, nasıl tarif ve tavsif edilirse edilsin, insanlık tarihinde her zaman ve her yerde görülmüştür. Dinin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlar: İman, İbadet ve cemiyettir. Demek ki din, bir insan ve cemiyet gerçeğidir. Her nerede insan varsa orada din vardır. Fakat din, sadece bir inanç ve inançlar manzumesi değildir. İbâdet, dinin çok önemli ayrılmaz bir özelliğidir.

    Evet kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (c.c.), insanı yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer, çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibadete aslâ liyakati olmayan, Allah'ın mahlûku âciz, zayıf varlıkları kulluk makamından, Allah'a ortak tanıma derekesine düşürmüştür. İnsanların Hakiki Ma'bûd'u bulamadıklarında, bir sürü sözde ma'bûdlar uydurarak onlara baş eğmeleri, bu fıtrî hâlden sapmaktan başka bir şey değildir.

    İmân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Ancak arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Bir takım kimselerin "Kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. İbadetler pek mühim değildir." demeleri, dinin, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz.

    İnsan hayatı, Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle orantılı olarak anlam kazanır. Yüce Yaratıcımızın bizi sorumlu tuttuğu ibadetler, insanlığımızın, insan yönümüzün paslanmaması, devamlı parlaması içindir. İnsan, hem beden hem de ruhtan meydana geldiği için, âhenkli ilerleme ve dengeli gelişme, insan kişiliğinin bu iki cephesine de eşit bir dikkat ve özen göstermeyi gerektirir.

    Kur'ân'a göre bütün varlıklar ibadet etmektedir. Kur'ân–ı Kerim, bunu şöyle ifade eder:

    "Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih etmesin." (İsrâ, 17/44)

    Yine Kur'ân, uzayıp kısalmanın gölgeye has bir ibadet, bir secde olduğunu bildirir. Secde etmek, bitki ve dalların da ibadetidir. Yıldızlar, dağlar, kuşlar, hayvanlar ve daha birçok yaratık, hepsi de kendilerine özgü bir şekilde ibadet yaparlar. Hatta gök gürültüsü bile, Allah'ı hamd ile tesbihtir.

    Kâinatta seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insan, yüksek bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de, Allah'ı bilmek ve O'na ibadet etmektir.

    İbadetin Faydaları:

    İbadet, yalnız Allah'ın emrini yerine getirmek ve O'nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılır. Allah katında makbul olan ibadet, (hiçbir menfaat düşüncesi olmadan) böyle hâlisane niyetle yapılan ibadettir.

    İhlâs, yapılan ibadetin ruhu hükmündedir. İhlâssız yapılan ibadet, ruhsuz, sadece kuru bir şekilden ibarettir. Allah katında hiç bir değer ve kıymeti yoktur. İbadette ihlâs ise; ibadeti sadece Allah'ın bir emri olduğu ve rızâ–yı ilâhîyi kazanmaya vesile bulunduğu için yapmaktır.

    Eğer dünyevî bir menfaat ve fayda, ibadet yapmaya sebep yapılsa, ihlâs kaçar, o ibadet de bâtıl olur, yani, Allah katından kabul görmez. Bununla beraber, Rabbimizin emirlerinde birçok hikmetler, bizim için maddî ve manevî pek çok faydalar olduğunda da şüphe yoktur.

    Bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam bir iman, sonra da ibadettir. İbadetler, imanımızın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmamızı sağlar. İbadetler ile beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır.

    İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde içimiz kötü düşüncelerden, dışımız günah kirlerinden arınır. Ayrıca bir Müslüman, malî ibadetlerini yerine getirmek suretiyle diğer insanların da sevgisini kazanır.

    Yaşadığımız müddetçe yemeye, içmeye muhtaç olduğumuz gibi ömrümüzün sonuna kadar ibadet etmeye, manevî gıdaya da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah (c.c.), şöyle buyurur:

    "Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr, 15/99)

    Mü'min ibadet sayesinde, dünyanın maddî bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engeller ortadan kalkarak ebedî saadet yurdunun aydınlık yolu kendisine açılır.

    İmanımızın göstergesi, ruhumuzun gıdası olan ibadetler; imanımızı kuvvetlendirir, içimizi kötü düşüncelerden, dışımızı günah kirlerinden arındırarak, bizi ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mü'min hâline getirir. Böylece dünyada huzura, âhirette azaptan kurtulmamıza ve ebedî saadet yurdu olan cennet'te sonsuz ve mutlu hayata kavuşmamıza vesile olur.

    İbadetin fert ve cemiyete sağladığı diğer faydalar da şunlardır:

    1. İmanî ve îtikadî bilgi ve hükümlerin insanda kökleşip yerleşmesi, meleke hâline gelmesi, ancak ibadet sayesinde mümkün olur.

    2. İbadet, ferdî hayatın tanzîminde de büyük rol oynar.

    3. İbadetin fertleri birbirine kaynaştırmada ve cemiyette huzur ve âhengi sağlamada da büyük rolü vardır...

    4. İbadetin, insanın moral dünyası, ruh âlemi üzerinde müsbet tesiri vardır...

    5. İbadet, şahsî kemâlât ve olgunluğa da en büyük vesiledir.

    Ve keza, ibadet; dünya ve âhiret saadetine vesîle olduğu gibi, Ma'bûd ile abd (kul) arasında pek yüksek bir nispet ve şerefli bir râbıtadır. Toprağın bağrındaki altınlık keyfiyetini kazanmasında ateş ve pota ne ise, insanın cennete ehil hâle gelebilmesi için de dünya ve kulluk da odur. Evet insanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp cennete ehil hâle gelmelidir. Diğer bir ifade ile, cennete ehil hâle gelmenin tek yolu kulluktur. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece cennete ehil olacak bir hâle getirir.

    İbadetin Şekli

    Mevcudat içinde hiçbir varlık gayesiz ve vazifesiz yaratılmamış ve hiçbir canlı da rehbersiz bırakılmamıştır. Karıncayı meliksiz, arıyı beysiz, balıkları ve kuşları rehbersiz bırakmayan Allah (c.c.), elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır. İnsanlar, akıllarıyla kâinatta cereyân eden hâdiselere bakıp, Allah'ı (c.c.) bulsalar bile, yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini bilemedikleri gibi, ibadetlerinin keyfiyetlerini de peygambersiz bilemezler. Onun için ibadet ederlerken gelişigüzel, sistemsiz değil; peygamberlerden öğrendikleri bir sistem ve ölçü içinde, ciddî bir huşû ve hudû ile O'na karşı tekrîm ve ta'zimlerini arz ederler.

    Evet ibadet, Allah'a iman ve Zât–ı Ulûhiyet hakkındaki mârifet ve buğu buğu bu mârifetten yükselen muhabbet ve hayretle yapılması gerekli olan şeylerin, Cenab–ı Hakk'ın iş'ar ve irşadıyla yine O'nun emirlerine göre kanalize ve formüle edilmesi demektir. Yani, Rabbimize karşı şaşkınca ve uygunsuz işler yapmamak için, O'nun âyât–ı beyyinâtının rehberliği ve Efendimizin (asm) neşrettiği ışıklar altında, matluba uygun kulluk yapmak gerekir.

    İnsanın, Rabbisiyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat, onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lâzımdır. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yoktur denilemez.

    Allah'a karşı yapılan kullukta dengeli, ölçülü, O'nun tayin buyurduğu kıstaslarla hareket etmek şart olduğu gibi, niyet de şarttır. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değildir. Allah Resulü:

    "Nice ayakta duranlar vardır ki ayakta durmaları kendilerine yorgunluktan başka bir şey kazandırmaz ve nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki, orucundan yanına kalan sadece açlık ve susuzluktur."

    buyurur. Demek oluyor ki, gönlün sadece O'na yönelmesi gerekir. O düşünülmeden verilen zekât, zekât; sadaka da sadaka değil, bir saçıp savurma ve Kur'ân'ın diliyle şeytana arkadaş ve yâr olmaktır. O'nun maksûd olmadığı emri bi'l–ma'rûf ve nehyi ani'l–münker, diyalektik yapmak ve insanları demagoji ile aldatmak demektir. O'nun maksûd olmadığı bir cihad, gösteriş ve âlâyişten ibaret, servet ve zaman heder etmek demektir. Demek ki, ibadetin ruhunda gaye Ma'bûd olacak ve abd, Ma'bûd'a teveccüh edecek, kulluk Ma'bûd'a yapılacaktır.

    İslâm, ibadet sahasını bir hayli geniş tutmuştur. İslâm'da ibadet, sadece namaz ve Allah'ı zikretmekten ibaret değildir. Rabbin rızasını talep, emrini yerine getirmek için yapılan her sâlih amel ibadettir. Meselâ, yiyecek ve içeceğin ibadet niyetiyle yapılması şu şekilde olur: Allah'ın helâl kıldıklarını yerine getireyim; helâl ile iktifa edip harama kaçmayayım ve Allah'ın bana farz kıldığı emirlerini yerine getireyim diye yemeyi içmeyi ve tenezzüh etmeyi niyet ederse ibadet olur. Bu niyetle yiyip içip kuvvet kazanan kimse, Peygamberimizin,

    "Kuvvetli ve bünyesi sağlam mü'min (ibadetini kusursuz yaptığı için) bünyesi zayıf mü'minden daha hayırlıdır ve Allah nezdinde daha sevgilidir..." (Müslim, Kader, 34; İbn Mace, Mukaddime, 10; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 2:366)

    mübarek hadîs–i şeriflerindeki senaya mazhar olur.

    Nefsin istediği ve zevk aldığı bütün bu hayatî emirler, böyle bir hâlis niyetle yapıldığında ibadet zümresine dahil ve sevaba vesile olur. Kul, bütün bu zevk ve sefaların içinde yüzdüğü hâlde niyeti Allah'ın rızasını kazanmak olduğu için, her yaptığı ile Allah'a biraz daha yaklaşır. Bu temele dayanarak fukaha ve din âlimleri, "Sâlih niyet, âdetleri ibadete çevirir." demişlerdir.

    İbâdet; irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

    a. Sırf cennet arzu ve iştiyakıyla îfa edilen ibadetler.

    b. Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.

    c. Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla edâ edilen vazifeler.

    d. Ma'bûd-abd, Hâlık–mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler...

    Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur.

    İslâm Dininin İbadetlerdeki Ayrıcalığı

    Bir kısım dinlere göre ibadet; dünya lezzetlerinden tam mânâsıyla ayrılarak halktan ayrı yaşamaktan ibarettir. (Manastır hayatı yaşayan rahip ve râhibelerin ibadeti gibi). Başka birinde ise ibadet; ancak özel mabetlerin hususî yerlerinde yapılan bir iştir. Bir kısım dinlere göre ise ibadet, ancak din adamlarının riyasetinde yapılabilecek bir özel iştir. Halk, kendi başına ve umumî yerlerde din adamlarının tavassutu olmadıkça ibadet yapamaz.

    İslâm ise ibadeti, Allah ile kulları arasında vasıtalık yapan her türlü aracılardan kurtarmıştır. İnsan, Yüce Mevlâ ile doğrudan doğruya münacat yapabilir inancını kabul etmiştir. İslam'da din adamları Allah ile kulları arasında bir vasıta olmadığı gibi, ibadet, ancak din adamlarının aracılığı ile kabul edilir inancı da yoktur. Allah katında âlim ve din adamları ile âlim ve din adamı olmayanlar, kulluk bakımından eşittirler. Üstünlük, ancak takva iledir.

    İslâm, ibadeti vasıtaların tasallutundan kurtardığı gibi, mekân kaydından da kurtarmıştır. İster ibadete tahsis edilmiş mescit, ister denizin ortasındaki gemi, isterse ev olsun, her mekân İslâm nazarında –temiz olmak şartıyla– ibadete elverişlidir. İnsan her yerde ibadet etmek suretiyle kalbini Allah'a bağlayabilir. Resûlullah (asm):

    "Toprak (yeryüzü) bana mescit ve temizleyici kılındı." (Buhari, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 3)

    buyurmuştur. Yani, her yerde namaz kılınabileceği gibi, su bulunmadığı takdirde toprakla teyemmüm ederek büyük ve küçük abdestsizliklerden kurtulunabilir.

    İman–Amel Münasebeti

    İslâm Dini'nde inanılması gerekli olan esaslar, bir kısım mücerret düşüncelerden ibâret değildir. İslâm'da, iman edilmesi gerekli olan prensipler; bilinmesi, düşünülmesi, inanılması, benliğe mâl edilmesi, sonra da onlarla, Allah'a teslimiyete ulaşılması gerekli olan bir kısım hayatî değerlerdir. Bu hayatî değerler, en geniş mânâsıyla, düşünce ve zikirle derinleşir, ibadetle beslenir, hatta muamelât ve muaşerette nefsanîlik ve beşerî mülâhazalara girmemek için, onlar da çerçeve içine alınır. Böylece mü'min, her an iman dairesiyle münâsebet içinde olur ve imanın ana mihveri etrafında döner durur.

    Ehl–i Sünnet'e göre ibadetler, imana dahil değildir. Amel, îmandan bir cüz değildir. Bu prensip, genel bir hükmün ifadesidir. Yani en son sınır olarak insan, hiçbir amelde bulunmasa, hiçbir ibadeti yerine getirmese bile, imandan çıkmış olmaz. Ancak ibadetlerden hiçbirini inkâr etmemesi, hepsinin doğruluğuna inanması gereklidir.

    Görülüyor ki, inanmak ve tatbik etmek arasında bir fark vardır. Fakat bu durum, tekrar edelim ki, en son sınır olarak konmuştur. Gerçekte ise, iman ile amel arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bir kişinin Müslüman muamelesi görebilmesi ibadetleriyle mümkündür. Bilindiği gibi, toplu olarak yaşayan Müslümanlar arasında birtakım hükümlerin tatbik edilmesi, dinin zâhire göre hüküm vereceği kaidesinden hareketle, kişilerin yaşayışlarıyla ilgilidir. Müslüman olduğunu gösterecek hiçbir harekette bulunmayan bir insan için elbette Müslüman muamelesi yapılmaz. Kaldı ki, ibadetlerin hakikî yararı, var olan imanı koruması ve geliştirmesidir. Çünkü imân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. O, sonsuz bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Ancak istenen semereyi ve arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Binaenaleyh, bir takım kimselerin "Dinde kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. Namaz, oruç ve benzeri ibadetler pek mühim değildir; terk edilirse de bir zarar olmaz." demeleri, dinin alâmet ve nişanlarını, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz. Zira böyle kabul edildiği takdirde, herhangi bir münkir, en gözde bir âbid olduğunu iddia edebilir.

    Ayrıca, her ne kadar devrimizde meseleyi ayağa düşüren bir kısım kimseler "Kalbim temiz ve Allah'a inanıyorum." iddiasında bir müddet devam etmişseler de, bunların daha sonra baş aşağı gayyaya gittiklerine bütün âlem şahit olmuştur. Evet iman; namazla, hacla, cihadla ve diğer ibadetlerle takviye edilmelidir.

    Îtikâdî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hâle, Âlem–i İslam'ın hâlihazırdaki vaziyeti şâhittir.

    İnanan bir insanın inancını er–geç amel zeminine koyması şarttır.

    İslâm'ın biri inanç, diğeri de amel olmak üzere iki yanı vardır. Bunlar, eskilerin ifadesiyle birbirinin "lâzım–ı gayr–ı mufârıkı" yani ayrılmaz parçalarıdır. İnanç, dinî literatürdeki ifadesiyle itikat; Allah, Hz. Muhammed (asm), Kur'ân, âhiret gibi inanılması gerekli olan inanç manzumesindeki şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma demektir.

    Amele gelince; Kur'ân'ın ifadesiyle "amel–i sâlih" yani eksiksiz, kusursuz, arızasız iş, bu da inancın yanında İslâm'ın ikinci önemli unsurudur. Meselâ, ibadet, bu hususta "olmazsa olmaz" deyimi ile ifade edilebilecek bir yere sahiptir.

    İnsanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp cennete ehil hâle gelmelidir. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece cennete ehil olacak bir hâle getirir.

    İbadetler, itikada ait meselelerin bir yönüyle blokajı, bir yönüyle de onları inkişaf ettiren fakülteler gibidir. Zira ibadet olmaz ve günümüzde çok yaygın bir kanaate göre hareket edilerek, din vicdanlara hapsedilirse –Allah korusun– inhiraf edip mahvolma ve tabiî ki bunun neticesi olarak dünya ve ukba hayatını kaybetme kaçınılmaz olur. Evet insanın, değişik kaymalardan korunması ve inancını sağlama bağlaması ancak ibadetle mümkündür.

    İnsan, ilmî araştırmalar neticesi Allah'a iman edebilir ama bu, nazarî bir imandır. Onun gerçek imana dönüşmesi ve imanla hedeflenen seviyeye yükselmesi, ancak ibadet ü tâatle gerçekleşebilir. Bu açıdan denebilir ki, ibadet tabiatının bir parçası hâline gelmeyen ve onda derinleşemeyen bir insanın kayması ve yoldan çıkması daima melhuzdur. Ve buradan hareketle, "İnanıyorum ama, içki de içiyorum veya namaz kılamıyorum." diyen insanların teminat kordonlarından birinin kopuk olduğunu söyleyebiliriz. Evet bu kişiler sözlerinde sadık iseler, imanlarını amel ile desteklemeli, yapageldikleri ibadetlerle Hak kapısının âzad kabul etmez kulları olmalıdırlar ki, hakikî anlamda iman etmiş olsunlar.

    Netice olarak denebilir ki, imanın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ibadete bağlıdır. İman, ibadet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda, imanın son âna kadar dayanıp dayanamayacağı meçhuldür.
  • - İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü âlimlerini içerisinde barındıran bir aileye mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir âlimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.
    Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere birçok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başlar.
    Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da birçok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.
    Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.
    Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.
    İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan âlimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili olur.
    Kendisini Selefiyye olarak tanımlayan “Vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.
    Selefilere/Vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok âlime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi’dir.
    İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eş’âri mezhebine müntesip Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.
    İSLÂM'DA TEVHİD TASAVVURU
    Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teâla da zât, sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kâfir ya da müşrikten ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır. Müminler yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.
    Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekânda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.
    EHL-İ KIBLENİN KIRILMA NOKTASI: SIFATLAR...
    İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran “Ehl-i Kıble”, Allah Teâla’nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.
    İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teâla’nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.
    Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.
    İBN TEYMİYYE'NİN MEZHEBİ...
    Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam âlimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.
    Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “Ehl-i Zeyğ” olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teâlâ’nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), Mu’tezili, Eş’âri kelamcıları ve filozoflasrı sert ifadelerle tenkit etmiştir.
    İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef âlimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenâb-ı Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[ref]Kur’an, Bakara(2): 255.[/ref], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[ref]Kur’an, İhlas(112): 1-4. [/ref]” • [ref]Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b. Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü’t-Tedmüriyye, Kahire, 1954, s. 7. [/ref]
    Ayet ve hadislerin Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[ref]İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7. [/ref]
    Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden Mu’tezile ile Ona cismiyet isnat eden Mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teâla’yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.”[ref]İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s. 249. [/ref]
    Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkâr edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekân isnat ederek inkâr ettiği tecsim akidesini savunmuştur.
    İBN TEYMİYYE'NİN UÇ GÖRÜŞLERİ...
    Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle celaluhu) mekânsal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler:
    “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[ref]Kur’an, Fatır(35): 10. [/ref],
    “Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[ref]Kur’an, Al-i İmaran(3): 55. [/ref],
    “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[ref]Kur’an, Mülk(67): 16. [/ref],
    “Fakat Allah Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[ref]Kur’an, Nisa(4): 158. [/ref],
    “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[ref]Kur’an, Taha(20): 5. [/ref]
    İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.’”[ref]Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446. [/ref] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[ref]İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416. [/ref]
    Selefi Salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne Sahabe, ne Tabîun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan Müçtehit İmamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekânsal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[ref]İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419. [/ref]
    Selefin Allah Teâla’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkâr içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkâr edenlerin Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[ref]İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270. [/ref]: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.”[ref]Kur’an, Zümer(39): 67. [/ref]
    Allah Teâla’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[ref]İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656. [/ref] bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet Kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[ref]Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s. 120. [/ref]
    Allah Teâla’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te’vil eden Kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[ref]İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647. [/ref] savunduğu fikirlerin Sahabe, Tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[ref]İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655. [/ref]
    Müşebbihe ve Mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet Kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği Mücessime ile aynı akideyi paylaşır.
    İbn Teymiyye’nin Allah Teâla’ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.
    Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in de aralarında yer aldığı selef âlimleri Allah Teâla’nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef âlimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu?”[ref]Kur’an, Sad, (38): 75. [/ref] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teâla’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir.”[ref]Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, 1992, I, 92.[/ref]
    Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.
    MÜFESSİRLER ve İBN TEYMİYYE...
    Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[ref]Abdulhamid, a.g.e., s. 121. [/ref]
    İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile çelişmektedir. [ref]İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’ adlı esiridir.” Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir, Beyrut, 1997, s. 110. [/ref] Nitekim Taberi, –İbn Teymiyye’nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki “O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır.”[ref]Kur’an, Bakara(2): 255. [/ref] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Hâlbuki İbn Teymiyye “kürsü” kelimesini –haşa- Allah Teâla’nın üzerinde oturduğu bir mekân olarak anlamaktadır.
    “Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.
    FİRAVUN ÖRNEĞİ...
    Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[ref]Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11. [/ref] olmasını mekânsal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[ref]Kur’an, Bakara(2): 255. [/ref]
    İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[ref]Kur’an, Mü’min(40): 36-37. [/ref] Firavun’un, Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teâla’ya iman etmiş olurdu.
    NÜZUL HADİSİ...
    Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.
    Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teâla’yı, “yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek”[ref]Kur’an, Mü’min(40): 37. [/ref] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[ref]Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1998, s. 822. [/ref] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir:
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.”[ref]Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII, 291. [/ref],
    “Allah Samed’dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[ref]Kur’an, Şura(42): 11. [/ref]
    Buna göre “nüzul” kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.
    Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[ref]Kur’an, İhlas(112): 2. [/ref] şeklinde olacağını söylemektedir.[ref]Ayni, a.g.e., VII, 291. [/ref]
    Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teâla’ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teâla’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.
    MECAZ ve HAKİKAT TELAKKİSİ...
    İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi” kabul eder.
    “Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hâkim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’ söylemektedir. Allah Teâla cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir.” [ref]Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.” (Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail indirmiştir.” (Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93) ayetinde söz söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.” ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı “rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291. [/ref]
    denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[ref]Kur’an, Bakara(2): 25. [/ref]
    Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, “vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teâla’nın emrinin gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekân itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.
    Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir. [ref]İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire, 1367, s. 12. [/ref]
    Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de Tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[ref]Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003, s. 287. [/ref]
    Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat” bahsine dâhildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teâla’ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.
    TEFVÎZ ve TE'VİL SİSTEMİ...
    Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[ref]Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218. [/ref] Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[ref]İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki, Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri), Kahire, t.y., s. 298. [/ref] ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[ref]Kur’an, Taha(20): 5. [/ref] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva” kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teâla’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.
    İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teâla’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulünü kullanmıştır.[ref]Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231. [/ref] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.
    Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında Müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem âlimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil” ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.
    İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef âlimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teâla’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[ref]Bu yüzden onlara “mufevvida” denir. [/ref]
    “Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri” manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil” sistemiyle anlaşılmıştır.
    TEŞBİHİN ŞAHİTLERİ...
    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.
    İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:
    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.
    İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.
    İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatte bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[ref]Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377. [/ref]
    İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan birçok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin birçoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Teâlâ’ya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri [ref]Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88. [/ref] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[ref]Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286. [/ref] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teâla kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [ref]Kur’an, Bakara(2): 255. [/ref]
    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır. [ref]Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004. [/ref]
    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır. [ref]Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125. [/ref]
    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır. [ref]Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478. [/ref] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[ref]Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91. [/ref] [ref]Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91. [/ref] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.
    TEŞBİHİN ANLAMI...
    Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu “yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. “Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim “âlim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “âlim” ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan” ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.
    İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teâlâ “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu getirecektir.
    Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekânsal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, “Hâlbuki O Allah göklerde ve yerdedir.” [ref]Kur’an, En’am(60): 3. [/ref]ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekânsal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da “alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.
    NETİCE...
    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eş’âriler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.
    Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teâlâ’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen âlimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.
    Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik âlimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise Selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.
    Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teâlâ’dır.
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)