Bütün hayatımı geride bırakıyorum. Onu tepeden tırnağa görüyorum. Hakkında söylenecek pek az şey var: Kaybedilmiş bir oyun, hepsi bu. Bouville'e tantanayla girişimin üzerinden üç yıl geçti. Oyunun birinci partisini kaybetmiş, ikincisini oynamak istemiştim. Onu da kaybetmiştim. Bir anda, insanın her zaman kaybettiğini idrak ettim. Kazanacaklarına inananlar yalnız alçaklardır. Ben de Anny gibi yapacağım artık, yaşamayı sürdürmeye devam edeceğim. Yemek, uyumak; uyumak, yemek. Ağır ağır, usul usul var olup gitmek; ağaçlar, su birikintisi, tramvaydaki kırmızı koltuk gibi.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Tablolar, heykeller, bunlar kullanılamaz şeylerdir. Karşımdayken güzeldirler. Müzik..."
"Ama tiyatroda..."
"Tiyatroya ne olmuş? Bütün sanat dallarını sayacak mısın yoksa?"
"Sahnede kusursuz anlar gerçekleştirmek gerektiği için tiyatroda oynamak istediğini söylerdin eskiden!"
"Evet, gerçekleştirdim onları ama başkaları için. Ben yoz içinde, cereyanda, çiğ ışıkların altında ve karton dekorların arasındaydım. Genellikle Thorndyke ile sahne alıyordum. Onu Covent Garden'da oynarken gördüm sanırım. Suratına gülmekten korkup dururdum hep."
"Peki hiç rolüne kapılıp koyvermedin mi kendini?"
"Pek az, ara sıra. Kendimi unuttuğum olmadı. Bizim için önemli olan, dibinde göremediğimiz insanların bulunduğu kara delikti; tam önümüzdeki kara delik. Onun indekilere kusursuz bir an sunuluyordu tabii ama onlar bunun içinde yaşamıyorlardı; kusursuz an gözlerinin önünde gerçekleşip duruyordu. Sanki biz yaşıyor muyduk? Hayır. Kusursuz an, sahnenin ne bu yanında ne de öte yanındaydı. Yoktu o. Ama herkes onu düşünüyordu.
Ağaçlar dalgalanıyordu. Gökyüzüne doğru bir taşkın? Bu daha ziyade bir çöküş; ağaç gövdelerinin yorgun düşmüş kamışlar gibi buruşmasını, büzülmesini, yumuşak, katlanmış, kara bir külçe halinde toprağın üzerine yığılmasını bekliyordum. Var olmak istemiyorlardı ama bundan kaçınamıyorlardı, işte böyle. Bu yüzden usul usul kendi işlerine bakıyorlardı; özsuları damarlarında ağır ağır yükseliyor, kökleri toprağa ağır ağır giriyordu. Ama her an bütün bunları bir yana atıp kendilerini ortadan kaldırmak ister gibi görünüyorlardı. Yorgun ve yaşlı; istemeye istemeye var olmaya devam ediyorlardı çünkü ölmek için yeterince güçlü değillerdi, çünkü ölüm onlara ancak dışarıdan gelebilirdi: Ölümlerini, bir iç zorunluluk gibi sevinçle taşıyan yalnızca melodilerdir fakat onlar var olamazlar. Var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rastgele ölür. Kendimi geriye doğru verip gözlerimi kapıyorum. Ama o anda imgeler kendilerini toparlayıp sıçrıyor ve kapalı gözlerimi varoluşla dolduruveriyorlar: Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.