O zaman içimi acıtan şey hayal kırıklığıydı… o genç adamın o denli itaatle gitmesinin verdiği hayal kırıklığı… beni durdurmak, yanımda olmak için hiçbir girişimde bulunmaması… oradan ayrılıp gitmesi konusundaki ilk arzuma minnet ve saygıyla boyun eğmesi… beni kendine çekmek için bir şey yapmak yerine… beni yoluna çıkan bir azize gibi görmesi sadece… ve beni görmemesi… bir kadın olarak görmemesi.
Bu benim için hayal kırıklığıydı… kendime ne o zaman ne de sonra itiraf edebildiğim bir hayal kırıklığı; oysa bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir. Zira… artık kendimi daha uzun süre kandırmayacağım; o adam bana o zaman sarılsa, beni o zaman istese, onunla dünyanın öbür ucuna giderdim, hem kendi adımı… hem çocuklarımınkini lekelerdim… insanların dedikodularına aldırmaz, mantığımın sesini dinlemez, Madam Henriette’in daha bir gün öncesinde tanımadığı Fransız genciyle yaptığı gibi, onunla kaçardım… nereye, ne zamana kadar diye sormaz, önceki yaşamıma bir an bile dönüp bakmazdım… paramı, adımı, mal varlığımı, onurumu onun uğruna feda ederdim… dilenirdim, bu dünyada onun beni sürükleyebileceği her tür aşağılanmaya razı olurdum belki de. İnsanların ayıp dediği, saygın gördüğü her şeyi görmezden gelirdim, şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa, bana doğru adım atsa, beni anlamayı denese, o an ona tüm kalbimi verirdim. Ama… size söyledim ya, bu garip tavırlı adam bana ve içimdeki kadına göz ucuyla bile bakmıyordu… ben ona teslim olmaya öyle hazırdım, onun aşkıyla öyle yanıp tutuşuyordum ki bunu ilk olarak kendimle baş başa kaldığımda anladım, onun aydınlık, deyim yerindeyse melek gibi yüzünü heyecana boğan o tutkuyu, içimin karanlık dehlizine düşüp terk edilmiş bir kalbin boşluğunda fırtına yaratınca anladım.