“Ne hissediyorsun?”
“Ne mi hissediyorum?”diye tekrarladı,sonra da kafasını kaşıdı.
“Kendimi hasta hissettiğimi söyleyemem ama iyi hissediyorum da diyemem.Aslında bir şey hissettiğimi söyleyemem.”
“Acı çekiyor musun?”
“Çektiğimi söyleyemem.”
“Peki,hayattan zevk alıyor musun?”
“Aldığımı söyleyemem...”
Fazla ileri gitmekten,onu gizli,bilinmeyen,dayanılmaz bir boşluğa itiyor olmaktan korkup duraksadım.
...
“Eğer hayattan zevk almıyorsan,” diye tekrarladım ve biraz da çekinerek sordum,o zaman hayata dair ne hissediyorsun?”
“Bir şey hissettiğimi söyleyemem.”
“Ama yaşadığını hissediyorsun,değil mi?”
“Yaşadığımı hissetmek mi? Hayır.Çok uzun zamandan beri öyle hissetmiyorum.”
Yüzünden sonsuz bir hüzün ve çaresiz bir kabulleniş okunuyordu.
Bir insan ayağını veya gözünü kaybettiğinde ,neyi kaybettiğini bilir,ama benliğini-kendini- kaybederse bunu bilemez,çünkü bunu bilecek bir ”ben” artık ortalıkta yoktur.