Bazı kitaplar vardır, tam da ruh hâlinin en dip noktasında karşılaştığında anlam kazanır. Cioran’ın Umutsuzluğun Doruklarında tam böyle bir kitap.
Cioran’ın cümleleri, sanki sabaha karşı saat dört karanlığında zihinden fırlamış gibi, keskin ve içten.
Cioran’ın umutsuzluğu karanlık bir kuyudan çok, çıplak gerçeğin karşısında durma cesaretidir. Bu yüzden onun umutsuzluk söylemi, okuru boğmak yerine serbest bırakır.
Cioran’ın karamsarlığı, çaresizlikten doğan bir çöküş değil; insanın kendisiyle ve dünyayla dürüst bir hesaplaşmaya girmesi. Ve bu hesaplaşma öyle içten, öyle çıplak ki, bazen kendi düşüncelerimi bir başkasının kaleminden okuyormuşum gibi hissettim.
Bu kitapta en sevdiğim şey, Cioran’ın umutsuzluğu bir isyan ya da çaresizlik olarak değil, bir dürüstlük biçimi olarak anlatması. Hayata, mutluluğa ya da umut klişelerine bürünmek yerine, insanın kendi boşluğuyla yüzleşmesini savunuyor. İlk başta karanlık gibi geliyor ama bir süre sonra bu dürüstlüğün aslında ferahlık verdiğini fark ediyorsun. Çünkü Cioran umutsuzluğu överken bile bunu bir güzellik duygusuyla yapıyor.
Umutsuzluğun Doruklarında, karanlık bir kitap gibi görünüyor ama aslında insanın içini açan bir tarafı var. Cioran’ın umutsuzluğu bulaşıcı değil; düşündürücü. Karanlık değil; dürüst.
Belki de gerçeğe en çok yaklaştığımız anlar, en çok umutsuz hissettiğimiz anlar.