Bir zamanlar sevgili kocasını yitirmiş olan zayıf, yaşlı bir kadın varmış. Bu yüzden kadın, oğlu, onun karısı ve çocuğuyla birlikte yaşamaya gitmiş. Her geçen gün kadının gözleri bozuluyor ve kulakları daha ağır işitiyormuş. Bir gün o kadar çok titremeye başlamış ki bezelyeleri tabağından yere yuvarlanmış ve çorbası kasesinden dökülmüş. Oğlu ve oğlunun karısı yaşlı kadının neden olduğu dağınıklıktan çok rahatsız olmuş ve bir gün artık yeter demişler. Süpürge dolabının yanına küçük bir masa yerleştirmişler ve kadın tüm öğünlerini orada tek başına yemeye başlamış. Yemek zamanı odanın diğer ucundan yaşlı gözlerle onları izlermiş. Ancak onlar, yemek yerken çatalını düşürdüğü için onu azarlamak dışında pek konuşmazlarmış. Bir gün yemekten hemen önce evin küçük kızı yerde legolarıyla oynuyormuş. " Ne yapıyorsun? " diye sormuş babası ciddiyetle. 'Sen ve annem için küçük bir masa yapıyorum, ' diye yanıtlamış kız, ' böylece ben büyüdüğümde köşede oturup yemeğinizi yiyebileceksiniz.' baba ve anne sonsuzluk gibi gelen uzun bir süre susmuşlar. Sonra ağlamaya başlamışlar. İşte o zaman eylemlerinin doğasının ve sebep oldukları üzüntünün farkına varmışlar.
Sana gül veren elde hep biraz güzel koku kalır. Anlamı açık; başkalarının yaşamlarını iyileştirmek için çalışırsan bu süreç içinde dolaylı olarak kendi yaşamını da iyileştirirsin.
Zihin sarayına sinsice girmiş olan zayıf düşüncelere karşı savaş aç. İstenmediklerini anlayacaklar ve varlıkları hoş karşılanmayan konuklar gibi kaleni terk edecekler.
Biz toplumumuzda tutkuyu kaybettik. Bir şeyleri sevdiğimiz için yapmıyoruz. Bir şeyler yapıyoruz, çünkü kendimizi mecbur hissediyoruz.
Bu geceden itibaren yaşamın kontrolünü tamamıyla ele geçir. Sonsuza kadar kaderinin efendisi olmaya karar ver. Kendinle yarış. Kararlarını keşfet; o zaman ilham dolu bir yaşamın mutluluğunu sürebilirsin.