Harem ağasının Boğaz'daki malikanesini bastıkları zaman ise melekleri kıskandıracak güzellikte genç bir köle kız bulmuşlar, onun hadım efendisinin ardından kanlı aşk gözyaşları döktüğüne tanık olmuşlardı. "Erkeğim gitti" diye ağlıyormuş Mısırlı kız, bu da baskını yapan palabıyıklı Osmanlı erkeklerinin onuruna dokunuyormuş. Çünkü toz konduran olursa palalarına davrandıkları kendi erkekliklerine bu kadar aşık olacak bir kız çıkmamış karşılarına.
Padişah basına sürekli müdahale ederdi; hoşuna gitmeyen kişilere gazete çıkarma izni vermez, yazarlarını işten attırır ya da sürgün ve hapisle cezalandırırken kendisini sürekli öven Sabah gibi gazeteleri altına boğardı. Ayrıca gazetelerin hisselerini ele geçirerek, muhalif yayınların önünü tamamen kesmiş olurdu.
"Ah min-el aşk" demişti Osmanlı, "Aşktan bu yana..."
Aşktan önce. Aşktan sonra. Çünkü aşk bir milat.
...
Uzakları yakın, olmazları olur eden bir efsun aşk. İnsana tükürdüğünü afiyetle yalatan, ettiği tüm büyük lafları bir bir hatırlatan, bileğinden kavradı mı sarsan, sarstı mı bırakmayan bir yudumcuk efsun.
Ne var ki hayat, biz planlarımızı yaparken peşimiz sıra sessizce gelip, o pek süslü, pek fiyakalı planlarımıza Miki kulakları, vampir dişleri, pos bıyıklar çizen yaramaz mı yaramaz bir çocuk. Sen istediğin kadar planladığını zannet geleceği, o gene bildiğini okur.
Bilmiyor ki özür dilemek de bir bağımlılık olabilir; yerli yersiz durmadan etrafındakilere “kusura bakmayın” dedikçe, bakılacak kusurları artar insanın.