Senin orada olduğunu anlamıştım. Bana sırrını veriyordun: Her gün dünyaya sanki ilk kez görüyormuşsun gibi bak!
Öğüdünü tuttum ve özenle yerine getirdim.İlk defa Işığı, renkleri, ağaçları, kuşları, hayvanları hayran hayran izliyordum. Burnumdan girip içime dolan havayı hissediyordum. Bir katedralin tavanına yükselen sesler gibi koridoru dolduran sesleri dinliyordum. Yaşadığımı hissediyordum. Katıksız bir sevinçle titriyordum. Var olmanın mutluluğuyla. Büyülenmiştim.
Annem ve babama hayatın tuhaf bir hediye olduğunu anlatmaya çalıştım. Başlangıçta bu hediye fazla abartılır: Sonsuz yaşama sahip olduğu sanılır. Sonra verilen değer azımsanır, küçümsenir, herkes ona berbat der, kısa bulur, ondan kurtulmaya hazır gibidir. Sonunda anlaşılır ki hayat bir hediye değil emanettir. Ödünç verilmiştir. O zaman herkes onu hak etmeye, ona layık olmaya çalışır.
“Oscarcığım senin iskeletin hafif, etli butlu da değilsin ama çekicilik ne sadece ette ne de kemiktedir, yüreğinin içindekilerdedir. Ve senin yüreğin dopdolu."