"Haklısın Oscar. Sanırım aynı şeyi hayatımız söz konusu olunca da yapıyoruz. Hayatın ne kadar kırılgan, hassas ve geçici olduğunu unutuyoruz. Sanki ölümsüzmüşüz gibi yaşıyoruz."
Bayan Perilli, arkasına dokuz yazdığı ödev kâğıdımı bana verdiğinde içimi kaplayan mutluluk sadece birkaç dakika sürüyordu, sonra sıramda duran kâğıda bakıp düşüncelere dalıyordum. Annem görseydi tabii ki çok memnun olurdu. Uzaklarda benim için hastalığından daha çok endişe ediyordu. Her zaman buna inandım. Bununla beraber üzgün zamanlarımda kendimi hep unutulmuş hissederdim. Beni düşündüğü falan yoktu. Bu dünyada var oluşum artık bir anlam ifade etmiyordu. Anne kelimesini yavaş yavaş yüz kere tekrar ediyordum, ta ki artık anlamını yitirip sadece bir ağız jimnastiği haline gelene dek. Yaşayan iki annenin biricik yetim kızıydım. Biri beni daha ağzımda sütü kurumamışken evlatlık vermişti, diğeri de beni on üç yaşımda ilk anneme iade etmişti. Ayrılıkların, yalancı ya da gerçeği söylemeyi reddeden akrabaların, mesafelerin kızıydım. Kimin kızı olduğunu artık bilmiyordum. Aslında şimdi bile bildiğim söylenemez…
Haldun hiçbir şey düşünemiyor, ilk zamanlar herhangi bir dilenci sandığı annesinin acıklı macerasına gözyaşı döküyor, evden dışarı çıkmıyordu. Yanı başına kadar gelip, sonra bir daha hiçbir zaman buluşmamak üzere ayrılan annesinin hayaliyle gözlerini değişmez bir noktaya dikip saatlerce öyle kalıyordu…
İstanbul gezisi, gidiş dönüş dahil sekiz gün sürmüştü. Mazhar kendini çok iyi hissediyordu. Hafiflemişti. Kara düşüncelerinden tamamen, vicdan azaplarından kısmen sıyrılmıştı. Ondan da tamamiyle sıyrılabilirdi ama Haldun, Haldun'un bakışları, bükük gibi gelen boynu içini burkuyordu. Zeki çocuk, annesine dair hiçbir şey sormaması gerektiğini hissediyordu. Yoksa, biliyordu İstanbul'a gittiklerini. İstanbul'a gittiklerine göre, acaba annesini görmüşler miydi? Gördülerse ne demişti? Niçin halà gelmiyordu! Hiç gelmeyecek miydi?