terzi küçük masasının yanında başını kaldırmadan çalışıyordu. çevresine bile bakmıyordu. kemikli ve becerikli parmakları iğneyi hızla kumaşın içinden geçiriyor, parmağındaki yüzükle de itiyordu. yatağa bakmak istemiyordu. asla. çünkü bir kez yatağa bakarsa her şeyin anlamını yitireceğini, bay csetneky'nin zarif kahverengi ceketini alıp yere çalacağını, sevgili oğlunun yattığı yatağa sarılacağını, hıçkırıklara boğulup ağlayacağını iyi biliyordu.
-sen de mi buradasın boka?
boka yatağa iyice yaklaştı:
-buradayım.
-burada kal, yanımda olur mu?
-evet, kalırım.
-sonuna kadar, ölünceye kadar da kalır mısın?
janos boka gözlerini sıraya dikmiş düşünüyordu. basit çocuk ruhunda derinden derine bir şeyler değişiyordu: hayata dair, hani içinde hepimizin bazen kederli bazen neşeli köleler olduğumuz hayata dair, bazı gerçekleri kavramaya başladığını hissediyordu.