Otel lobisinde yürürlerken Therese’in uyku mahmurluğu daha geçmemişti. Asansöre bindi, sanki rüya görüyormuş da Carol o rüyanın öznesi ve tek figürüymüşçesine onun yanındaki varlığını kesinlikle hissediyordu.
Therese içtiklerinin etkisini, onu içini sızlatan bir biçimde Carol’a yakınlaştıran şampanyanın verdiği tatlı ürpertiyi hala hissediyordu. Eğer açıkça isteyecek olsa, bu gece koynunda yatmasına Carol’ın için vereceğini düşünüyordu. Onun koynunda yatmaktan da fazlasını istiyordu: onu öpmeyi, vücutlarının birbirine değmesini arzuluyordu.
-Bu fincanı ilk tuttuğumda ne kadar gergindim. O gün bana kahve getirmiştin. Hatırlıyor musun?
+Hatırlıyorum
-O gün kahveye krema koymak nereden aklına geldi?
+Seveceğini düşündüm. Neden o kadar gergindin?
Therese, Carol’a baktı. Fincanı kaldırırken, “Senin yanında çok heyecanlanıyordum.” dedi.
Therese konuşmak istemiyordu. Yine de gırtlağını sıkıştıran binlerce sözcük olduğunu hissediyordu, belki mesafeler, binlerce mil o sözcükleri açığa çıkarabilirdi. Belki de onu boğan özgürlüktü.