Ama burası İtalya'ydı. Yağmur bile bir başkaydı, çılgınca savrulup her yeri ıslatan İngiliz yağmuru gibi değildi. Ve burada yağmur dinerdi; dindiğinde, yeryüzünün güllerle kaplandığı görülebilirdi.
Deniz kıyısında yapayalnız dururken, rahatsız olup tenine batan mayoyu da çıkardı üstünden. Hayatında ilk kez, açık havada çırılçıplak durdu. Güneşe, üstünde esen rüzgara, onu çağıran dalgalara bıraktı kendini.
"Tam bir bencillik abidesiniz." Kendinizi düşünüyorsunuz da bir an olsun, benim ne düşündüğümü, beni ihmal edişinizin, umursamazlığınızın bana neler hissettirdiğini düşünmüyorsunuz.
İçine bilindik sıkıntının bastığını hissetti. Sık sık içine çöken; bir saplantı, dışarıdan gelen, kendi iradesinden bağımsız bir şey gibi ruhuna hücum eden o umutsuzluğu duyuyordu.
Benliğinin -şimdiki benliğinin- eski benliğinden farklı olduğunu biliyordu yanlızca. Artık çevresine farklı gözle bakıyor ve içindeki, onu değiştiren, renklendiren yeni koşullarla tanışıyordu.