elipinar

Avrupa sanatı, tabii olarak, zaman içindeki bir anın, durdu rulmuş bir hareketin veya ışığın tesirinin resmini yaparken, Şark sanatı sürekli bir durumun resmini yapar. Ananevi Avrupa tabi- riyle bunu "Modern Avrupa sanatı nesneleri kendi hallerinde olduğu gibi temsil etmeye (çizmeye) çalışırken Asya ve Hristiyan sanatı nesneleri asıl kaynaklarına daha yakinen veya Tanrı'da ol dukları şekle mümkün olduğu kadar benzer biçimde temsil etmeye çalışır." diyerek ifade edebiliriz.
Reklam
Gerçeğin gücüne sahip olduğumuzda en çetin engelleri bile aşabilmek için başka bir şeye ihtiyaç duymayız ve cesaret kırıcı durumların etkisinde kalmaktan kurtuluruz; zira bu güç öyle bir güçtür ki ona karşı hiçbir şey galip gelemez. Bundan şüphe edenler, yalnızca tüm kısmî ve geçici dengesizliklerin kaçınılmaz olarak Evren'in bütün dengesine katkıda bulunması gerektiğini bilmeyenlerdir.
Sayfa 227·Kitabı okudu
Eğer insan, eksiksiz bir varlık ve Leibniz'in monadında olduğu gibi kapalı bir sistemi oluştursaydı metafizik diye bir şey olmazdı. Düzeltilemez bir şekilde kendi içine kapanmış olan bu varlık, ait olduğu varoluş boyutunun dışında kalan şeylerin bilgisine ulaşamazdı. Zaten durum böyle değildir. Aslında insan, gerçek varlığın yalnızca geçici ve belirsiz bir tezahürünü temsil eder; tek bir varlığın, tanımlanmamış olan sayısız hâllerinden yalnızca biridir. Keza bu varlık, tüm bu tezahürlerden tamamen bağımsızdır. Hindu metinlerde her satırda karşımıza çıkan bir mukayeseyi kullanmak gerekirse, tıpkı güneşin, yansıyan ışığından doğan tüm görüntülerden bağımsız olması gibidir.
Metafizik, her şeyin zorunlu olarak, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde dayandığı evrensel düzenin prensiplerini bilmektir. Metafiziğin olmadığı hangi düzende olursa olsun yerine geçen her bilgi, pren- sipten yoksundur ve burada bağımsızlık (hak değil olgu itibarıyla) anlamında bir şey kazandıysa bile değer ve derinlik anlamında fazlasıyla kaybetmiş- tir. Bu sebepledir ki Batı ilmi, kaba bir şekilde ifade edersek tamamen sathîdir. Bölük pörçük bilgilerin çokluğunda dağılarak ve olayların sayısız detayla- rında kaybolarak bu konudaki zayıflığını açıklamak için anlaşılmaz olarak tarif ettiği olguların gerçek doğasıyla ilgili hiçbir şey öğrenmiyor. Bu yüzden de teorikten ziyade pratik odaklıdır. Son derece anali- tik olan bu bilgiyi birleştirme çabaları söz konusu olduysa da tam anlamıyla yapaylardır ve yalnızca az çok şüpheli olan hipotezlerle temellendirilmiştir.
Doğrusu günümüzdeki Batılıların çoğu, zekânın başka bir şey olabileceğini anlayamıyorlar. Onlara göre zekâ, karteżyen anlamdaki değil de onun en küçük bölümünden, en temel işlemlerinden ve faaliyetlerinin tek ve özel alanı duyusal dünyayla yakından ve ilişkili olan her şeyden ibarettir. Bunların dışında bir şeylerin olduğunu bilen ve kelimelere gerçek anlamlarını verenler açısından çağımızda bir "fikrî ilerleme"nin aksine bir gerileme, daha doğrusu fikrî bir çöküş yaşanmaktadır. Çünkü ilerlemenin yollarından bazıları öyle uyumsuzdur ki bu da tam olarak "maddi ilerleme"nin bedelidir. Varlığı son yüzyıllar boyunca gerçeğe dönüşen tek olgu, belki de ilmî bir ilerleme de diyebiliriz. Fakat son derece sınırlı bir anlamdadır ve ilmî olmaktan ziyade endüstriyel bir gelişme söz konusudur. Maddi ilerleme ve saf fikrîlik gerçekte birbirinin tam tersidir. Birine dalan kaçınılmaz bir şekilde diğerinden uzaklaşır. Burada, aklîlik değil de fikrîlik dediğimize dikkat çekmek isteriz; çünkü aklın alanı yalnızca duyuların ve üstün aklın arasındaki köprüdür. Eğer akıl, üstün aklın bir yansımasını görüp onu inkâr etse ve kendinin insanın en üstün yeteneği olduğunu zannetse bile incelediği kavramlar hep duyusal verilerden kaynaklanmaktadır.