Evet, üzüldüm. Hem de çok. Benim üzülmemi istiyordun. Üzüldüm işte. Üzülmenin ne olduğunu unutmuştum. Hatırladım. Dünyanın her yirmi bin yılda titreyen bir kaya parçası olduğu gerçeğini unutmakmış üzülmek.
Mutlu olunca da bu gerçeği unutuyorsun. Ne garip, mutlulukla mutsuzluk birbirine benziyor, ikisi için de gerçeği unutman gerekiyor. Bu ikisini de sayende yaşadım.
"Biz senle, Polonya ovalarında yaban atı olmalıydık. Polonya'daki at sürülerini genç bir aygırla yaşlı bir kısrak birlikte yönetir. Orada mutlu olurduk..."
-Yeryüzünde hiçbir şey birbirine değmiyor, hiçbir insan bir diğerine dokunamıyor.
- Bunu hiç duymamıştım.
-Ben de ilk defa duydum... Kimsenin kimseye dokunamadığı bir yerde bir insan bir insanı nasıl anlasın bu mümkün değil. Canını sıkma onun için, anlamayan sadece sen değilsin, hiçbir insan bir diğerini anlamıyor.
-Ama yazarlar insanları anlıyorlar, anlatıyorlar...
- Ay, aman, ne anlayacaklar, sen de yaz sen de anlat, kim itiraz edecek ki, gerçeği kimse bilmiyor zaten.
-Ama edebiyat beni iyileştiriyor.
-Belki de hasta olmadığındandır.
-Ama seni anlamak istiyorum.
-Ben de anlaşılacak bir şey yok, ne görüyorsan o işte.
-Ya görmediklerim?
- Merak etmezsen onda da anlaşılması gereken bir yer kalmaz.
"Garip bir şey
görmüş olmalıydılar, gökten düşen bir çocuk, mesela
Ama gidecekleri bir yer vardı ve sakince yelken açacakları bir denizleri."
Gökten düşen çocuğa bakıp sakince yelken açacakları denizlerine dönüyorlardı.
Düşen çocuğu ben de görmüştüm ama sakince yelken açacağım denizlere artık dönemiyordum, düşen çocuğun görüntüsü beni terketmiyordu, içime yerleşmiş, hayatımın bir parçası olmuştu.