Stefan Zweig' in eseri olduğunu apaçık belli eden Lyon'da Düğün, üç farklı hikâyeden oluşuyor. İlk hikâye kitaba adını veren Lyon'da Düğün. Bu hikâyede öldürülmeyi bekleyen devrimci adam ile onu çok seven kadın aynı hapishaneye düşer ve orada evlenip birlikte ölüme yürüdüler. Zweig burada aşkı yine çok güzel bir şekilde gözler önüne sermiştir. Akabinde İki Yalnız İnsan hikâyesi geliyor. Burada da çirkin olduğu için insanlar tarafından hor görülüp dışlanan bir kadın ve yine aynı şekilde aksayan bacağı sebebiyle toplumda yer edinemeyen bir adamın birbirlerinin kusurlarını kapatarak birbirlerine sığınması konu ediniyor. Zaten bu güzellik algısını oldum olası anlayamadım. Kime göre güzel, kime göre çirkin? Ya da insanların gözündeki çirkinliğin tanımı nedir çözemedim bir türlü. Şöyle ki üçüncü hikâyede de çirkinlik teması ele alınıyor. İnsanlar Ruzena çirkin olduğu için yüzüne dahi bakmaktan çekiniyorlar. Ona tecavüz eden erkekler de kendilerine bu hak verilmiş gibi görüyorlar. Sahiden öyle bir devirdeyiz ki insanlar birbirleriyle yarışıyor artık. Ama sizler de fark ettiyseniz özellikle kadınlar gün geçtikçe birbirlerinin aynısı olmaya başladı. Toparlayacak olursam kitapta genel olarak toplum dışına itilmiş insanların, bu durumun kişilikleri üzerindeki etkisi anlatılıyor. Çirkinlik yüzde değil, kalptedir diyorum son olarak.
Lyon'da DüğünStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202139,1bin okunma
“Fakat doğa bizi yasalarında ahenge, uyuma öyle alıştırmış ki, onun görmeye alışık olduğumuz uyumundaki en ufak bir kayma bizi tiksindirir, korkutur; bu nedenle Yaradan'ın her hatası yanlış yaratılmış bu varlığa karşı - her ne kadar bir haksızlık ise de ne yazık ki çözümü yoktur - içimizde öfke uyandırır. Daha da kötüsü tiksintimizi onu özensiz yaratana değil, hiçbir suçu günahı olmayan eserine yöneltiriz: Sakat ve biçimsiz varlık yeterince sıkıntısı, derdi yokmuş gibi sağlıklı ve kusursuz varlıkların nahoş davranışlarına da katlanmak zorunda kalır. Bu nedenle şaşı bir göz, yamuk bir dudak, yarılmış bir ağız gibi doğanın bir kereliğine yaptığı bir hata, bir insanın gittikçe artan acısına, ruhunda onarılmayacak bir yaraya dönüşebilir; etrafımızı saran, dünya dediğimiz ve inanmakta güçlük çektiğimiz gezegendeki anlam ve adalete olan inancımızı şeytani bir felakete dönüştürür.”
“Şimdiye kadar hiç kimseye söyleyemediklerini, hatta kendilerine bile itiraf edemedikleri şeyleri birbirlerine anlatıyordu bu iki yalnız insan, oysa birbirlerini tanımıyorlardı bile. Fakat birinin yüreğinden çıkan çığlık diğerinde karşılık buluyordu, çünkü onların acıları akrabaydı.”