Ne de olsa kültür, hiçbir alışkanlığından vazgeçemeyip bütün davranışlarını nesilden nesile aktararak biriktiren ve böylece dünyayı yavaş yavaş çöp eve çeviren birtakım saplantılı manyakların işiydi!
Bu muydu, o muhteşem ve mükemmel doğa, dedikleri? Bu doğayı yaratan her neyse ya da her kimse, nasıl bir sadistti ki “Öyle bir düzen kuracağım ki sırf yaşamak için herkes birbirini gebertecek!” diyebilmişti. Birbirini yiyen o hayvanlar, her şeyi yiyen o insanlar, bütün cesetleri yiyen o böcekler, o böcekleri yiyen başka böcekler… “Hepsinin de amına koyayım!” diye bağırıyordum. “Bu doğayı hayal edenin de, bütün bu et yiyip kan içme sahnelerine mucize deyip, hepsi için şükredenlerin de ta amına koyayım!”
Ağlamaya annesinin rahminde başlamış bir bebek gibiydim. Annesinin rahminden çıkamayacağını bildiği için ağlayan bir bebek gibi. İlk nefesini almak için değil, son nefesini vermek için ağlayan bir bebek…
Sonuçta, hayaletler her şeyi biliyordu. Kimin etten bir duvar, kimin insan olduğunun farkındaydılar. Bu yüzden de bazılarının içinden geçip gidiyor, bazılarının da kulaklarına, bildikleri her şeyi fısıldıyorlardı.