• Za'f-ı diyanetle uhuvvet ve hürriyet ve medeniyet, bataklık ve müteaffin sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere benzer. Acaba Şeyheyn ve Ömereyn ve Harun ve Me'mûn ve Endülüs'teki Emeviler, za'f-ı dinle mi terakki ettiler?
  • 180 syf.
    ·Puan vermedi
      Müslümanların siyasi tarihi gözden geçirildiğinde, tarihi süreçte en çok tartışma konusu olan problemlerin ve birçok siyasî-itikâdî mezhebin ilk varoluş sebebinin “Halifelik Sorunu” olduğu görülecektir. Halifelik konusunda birçok dini-siyasi tartışma yapılmış, kanlar dökülmüş ve mezhepsel ayrılıklar meydana gelmiştir. Hilafet meselesinden dolayı ana bünyeden en büyük ayrılışı gerçekleştiren ise Şia olmuş ve hilafetin kimde olup olmayacağı tartışması yüzünden faklı bir yapılanma içine girmiştir.

    Yazar kitabın önsözünde; eğer hilafet kurumu, tarihi süreçte problemsiz bir şekilde yerini alabilseydi, İslam fetihleri daha geniş alanlara yayılabilir, İslam Medeniyeti ve Kurumları daha net bir şekilde kendini ortaya koyabilirdi diyerek, hiçbir devletin engelleyemediği yeni dinin fetihlerini, hilafet kavgalarının engellediğini belirtmiştir.

    Bununla birlikte, Hz. Peygamber’den sonra ashabın karşı karşıya kaldığı ilk önemli problemin ve daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında en büyük ihtilafın hilafet sorunundan kaynaklandığını vurgulamıştır.


    Hocamızın bu çalışması 1999 yılında doktora çalışması olarak “Halifeliğin Kurumsallaşması” adı ile hazırlanmış, daha sonra da şekilsel olarak yapılan bazı düzenlemelerle “Halifelik Tarihine Giriş” adıyla yayınlanmıştır. Daha sonra Çizgi Kitabevi Yayınlarından üç baskı daha yapan eser; 3 bölümden oluşmaktadır.

    Eserin Giriş Bölümünde ‘Hilafetin Anlam Çerçevesi’ üzerinde durularak Hilafetin sözlük, Terim anlamı verilerek Halifeler için kullanılan sıfatlar ele alınmıştır.

    Yazar, İlk dört halife döneminden sonra Emevilerin ‘Halifetullah’ sıfatını kullanmaları üzerine tartışmalar olduğunu, Emevi ve Abbasi halifelerinin, Raşid halifelerin aksine, yaptıkları zulümleri örtmek için ‘Emirü’l-Müminin’ sıfatını terk ederek Allah’ın Halifesi, Zillullahi fi’l-Arz ve Sultanullahi fi Arzihiunvanlarını kullandıklarını belirtmektedir.


    I.  Bölümde “HİLAFET KURUMUNUN TEORİK TEMELLERİ” başlığı altında; Hz. Peygamber’den (s) sonra Müslümanların yüz yüze geldikleri ilk problemin yönetim meselesi olduğu ve bu noktada İslam tarihinde bu kadar önem arz eden Hilafet kurumunun gerekli olup olmadığı konusundaki görüşlere ve İslam’daki yerine değinilmiştir.

    Yazar, Hilafetin gerekliliği konusundaki tartışmaların en yoğun yaşandığı dönemin XX. Yüzyıl olduğunu ve Hilafet konusundaki tartışmaların en büyüğünü çağdaş yazarlardan Mısırlı Ali Abdurrazık’ın başlattığını belirterek, Abdurrazık’ın; Halifeliğin İslam ile alakasının olmadığını, Kur’an’da hilafetin söz konusu edilmediğini, bu kurum yüzünden Müslümanların başına hep felaketlerin geldiğini ve tarihte halifelik denilince akla hep kan geldiğini ifadeettiğini aktarmaktadır.

    Ayrıca Cumhuriyet döneminde de Seyit Beyin; Kur’an’da hilafet kurumundan bahsedilmediğini, hilafetin dört halife dönemine mahsus olduğunu, daha sonraki dönemlerde böyle bir kurumun olamayacağını ifade ettiği belirtmektedir.

    Bu bölümde birçok değerlendirme ile birlikte yazar özetle şunu belirtmektedir: Kur’an belli bir yönetim biçimi ve devlet yapısını öngörmemiş bu konuda ayrıntılı, kesin kurallar koymamıştır. Kur’an’da sadece devlet yapısının ana hatlarına ve temel ilkelerine bazı işaretlerde bulunulmuştur. Hadislerde de bu konuda kesin ve bağlayıcı denebilecek hükümler bulmak mümkün değildir. Bu işin kesin kurallarla tespit edilmemiş olması bu konunun, dönemin insanlarına bırakıldığının en açık göstergesidir. Seyit Bey’in de yerinde bir ifadesi ile “Hilafet doğrudan doğruya milletin işi olup zamanın icâbâtına bağlıdır”.

    Hilafet ve Dînî Temsil İlişkisi; Halifeliğin dini bir otorite olup olmadığı konusu önem arz eden bir konudur. Çünkü özellikle halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte en çok gündeme gelen sorulardan biri olmuştur.

    Halifenin dini bir yönü ve bağlayıcılığının olmadığını savunan görüşlerin önemli temsilcileri; Ali Abdurrazık, Taha Hüseyin, Halid Muhammed Halid gibi bilginlerdir.

    Din ile dünyanın birbirinden ayrılması gerektiği konusunda benzer fikirler Seyit Bey tarafından da dile getirilmiştir. Bu ayrımı Muhammed Hamidullah’ın da biraz yumuşatarak desteklediği belirtilmektedir. Söz konusu bu yazarlar halifeliğin dini bir kurum olmadığını, siyasal bir kurum olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmişlerdir (s. 24-25).

    Buna karşılık Mâverdî, İbn Haldun, Hasan İbrahim Hasan, Arnold gibi bilginlerin; halifelik kurumunun dini ve siyasi olarak ayrılamayacağını, halifenin dini, temsil eden ve aynı zamandan da devleti yöneten bir şahsiyet olduğunu belirtmektedirler (s. 25-26).

    Yazar bu bölümde, karşıt görüşte yer alan söz konusu bilginlerin görüşlerini tek tek aktardıktan sonra değerlendirmelerde bulunmaktadır.

    Hilafetin, ilk İslam cemaati olan sahabelerin, dönemsel faktörlerin de etkisiyle geliştirdikleri bir yönetim biçimi olup dini bir bağlayıcılığının olmadığını, Hz. Peygamberin ve ilk halifelerin uygulamalarının açık naslara dayananlar hariç, genel itibariyle konunun değişmez ve ideal hükmü olarak değil, dönemin siyasetinin bir gereği olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Sonuç olarak da hakkında nas olmayan konularda, Hz. Peygamberin ve dört halifenin devlet başkanı olarak yaptıkları idari uygulamaların bağlayıcı nitelikte yapılması gerekli nihai uygulamaların olmadığı şeklinde düşünülmesi gerektiğini ifade etmektedir (s. 31).

    Halifeliğin Şartları; İslam siyaset bilimcileri, ilk dönemdeki uygulamaları da göz önünde bulundurarak halife olacak kişide birtakım şartların olması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak biz bu bölümde şartları tek tek incelemek yerine en çok tartışma konusu olan “Halife Kureyş’ten Olmalıdır” şartı üzerinde durmak istiyoruz.

          Sakîfe Toplantısında Hz. Ebu Bekir’in söylediği ‘Halifenin Kureyş Kabilesinden olması’ gerektiğine dair sözü etrafında tarihsel bir tartışma ortaya çıkmış ve farklı görüşler savunulmuştur.

          Halifeliğin mutlak olarak Kureyş’ten olması gerektiğini savunanların delilleri şunlardır:

    1-    Hz. Ebu Bekir’in Sakife’de söylediği ve Hz. Peygamberden naklettiği ‘İmamlar Kureyş’tendir’ sözü.

    2-    ‘Bu din toplam 12 halife gelinceye kadar aziz olacak. Bunların hepsi de Kureyş’ten olacak’ hadisi.

    3-    ‘Emirlik kıyamete kadar Kureyş’te kalacak’ hadisi.

          Yazar, aktarılan bu hadislerin sahihliğinin tartışılır olduğunu bir kenara bırakarak, Hz. Peygamberden nakledilen bu hadislerin tam tersine anlam taşıyan rivayetleri aktarmaktadır. Örneğin; “Başınıza Habeşli bir köle gelse de itaat edin” hadisi ile Hz. Ömer’in vefatı sırasında “Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim olsaydı onu halife tayin ederdim”demesi Kureyşli olmayan birinin rahatlıkla halife olabileceğinin göstergesi olduğunu vurgulamaktadır.

          Bununla birlikte AZİMLİ hocamız, Hz. Ebu Bekir’in Sakîfe’de söylediği sözün o dönemdeki bir realiteyi ortaya koymaktan ibaret olduğunu, ancak daha sonraları hadis olarak anlaşıldığının altını çizmektedir. ‘Şayet böyle bir hadis olsaydı, Ensar kesinlikle böyle bir toplantı yapmaz, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğine itiraz etmez ve tartışmazlardı diyerek’ bu iddianın kabul edilebilir olmadığını vurgulamaktadır.

          Halifelik Kurumunun Oluşumu Ve Yapılanması; Tabiatı gereği insanoğlu düzen ister ve toplumlar kurulu bir düzen olmadan yaşayamazlar. Kurulu bir düzen de Devlet demektir.

          İslam siyasi düşüncesinde, Allah’ın hakimiyet ve yetkisi siyasi açıdan milletin hakimiyet ve yetkisi anlamını taşır. “Hakimiyet Allah’a aittir” ancak bununla birlikte, İslam toplumunda siyasi yetki ve yönetim Müslüman halkın elinde bulunur. Halka bırakılan bu siyasi hakimiyet, insanın zaaf ve kararsızlığına da bırakılmamış, sağlam ilkelere bağlanmıştır.

          Eserde yer verilen Mısırlı Ali Abdurâzık’ın ifadesiyle “İslam devlet işlerini halkın görüşüne bırakmıştır”. Halk da halife yanlış yapmadığı müddetçe halifeye itaat edecektir. Dört halife döneminde durum önemli ölçüde böyle olmakla birlikte aslında halifenin yanlış yapması durumunda onu azledecek bir mekanizmanın olduğu söylenemez. Nitekim Hz. Osman örneğinde olduğu gibi, yapılan yanlışlara rağmen halifenin azledilmesi mümkün olmamıştır ve niyetinde şehit edilmiştir.

          Halifenin Belirlenmesi meselesinde; Halifelik tarihi incelenirken, belki de üzerinde durulması gereken en önemli konuların başında, halifenin seçimi konusu olmuştur. Çünkü halifelik kurumu şekillenirken üzerinde en fazla tartışılan konu, halife seçimi veya seçim modeli olmuştur.

          İslam tarihi boyunca devlet yönetiminde düşünülmüş olan Saltanat, İmamet ve Hilafet modellerinin, halife seçimi konusundaki kanaatleri belirlemede önemli olduğu vurgulanarak, bu üç yönetim modelinde de birtakım aksaklıkların olduğu belirtilmiştir.

          Halife seçimi konusunda düşünülen usuller şu şekilde sıralanmıştır:

    a-    Zorla Başa Geçme Usulü (İstilâ)

    b-    Vasiyet ve Veliaht tayini (İstihlaf)

    c-    Seçim Usulü

          Mamafih eserde, Halifenin seçilmesi olayına bakıldığında, Kur’an ve Sünnette, konuyla alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır.

          Raşid halifelerin seçiliş tarzlarına bakıldığında, hiç birisinin halifeliğe zorla geçmediği, kendi belirledikleri seçim tarzlarını uyguladıkları ve bunu halkın onayına da sundukları görülecektir.

          Bu noktada halifenin seçilmesinden sonra gerçekleşen ve halkın yetkilerini halifeye devrettiği Bey’at olayı önemli bir unsurdur. Bu olayın bir anlamda idare edenle edilen arasında yapılan ve bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik bir akittir. Böylece Halife güç ve yetkiyi halktan bey’atle almış olur.

          Emevîler ile birlikte zorla bey’at almanın kurumsallaştığı, Saltanat döneminde ise, halifenin önceden belirlenmesi nedeniyle, ilk dönemlerdeki gibi bir bey’at uygulamasının olmadığıgörülmektedir. Zaten halkın kabul veya itiraz hakkı da bulunmamaktaydı.

          Kur’an ve Sünnette, halife seçimiyle alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır.

          Bununla birlikte “Şûra”sız bir yönetim tarzını İslam tasvip etmediğini ve Şûra bir anlamda hakkında nass olmayan durumlarda, halkın temsilcilerinin yönetime katılmaları olduğunu ifade eden  Yazar, Tarihin bize halifelerin yönetim işlerinde şûraya danışmadıklarında büyük hatalar işlediklerini aktardığını belirterek, bu sebeple bilginlerin, şûrayı terk eden halifenin azledilmesi gerektiğini belirttiklerinin altını çizmiştir. Bununla birlikte Şûra olayının, aslında insanlığın ilk baştan beri ortaya çıkardığı, görüşe mükemmellik kazandıran bir tecrübesin olduğunu da vurgulamaktadır (s. 57-58).

          Halifenin Azledilmesi meselesinde; İslam Tarihine bakıldığında, halifenin hayat boyu yönetimde kalmak üzere seçildiği görülmektedir. Bu durum halifeye, yapacağı uygulamalarda icraat rahatlığı vermek ve aynı zamanda “Devlet yönetiminde devamlılık esastır” ilkesine de uymaktadır. Ancak uygun olmayan uygulamalar sebebiyle azledilebileceği de belirtilmiştir. Ancak halifenin azledilmesi mekanizmasının iyi işletilemediğini belirten Yazar, eğer İslam siyasi tarihinde halifenin azli meselesi kurumsallaştırılıp işletilebilseydi, saltanat olayı gelişmeyebilirdi ifadesini kullanmaktadır.

    II.   Bölümde “RAŞÎD HALİFELER DÖNEMİ” başlığı altında Raşîd Halifeler dönemi ele alınmış ve halifelerin sırasıyla halife seçilmeleri, hilafete geliş şekilleri ve hilafet dönemleri ele alınmıştır. Bu bölümle ilgili genel bir değerlendirme yapılacak olursa;

          Dört halife döneminde uygulanan halife seçimlerinde, halka halife seçimi konusunda kesinlikle bir dayatma olmamıştı. Onların seçimlerine bakıldığında halktan onay alarak seçildikleri görülecektir. Yine onların seçimlerinde kabile şartı gözetilmemişti. Sadece o zamanın gereği olarak Kureyş’ten seçilmesi tercih edilmişti. Bir dayatmanın olmaması gerektiğinin ilk örneğini Hz. Peygamber vererek halife seçme hakkının bir anlamda halka ait olduğunu bildirmek için kimseyi tayin etmemişti.

    İlk dört halifenin seçiliş tarzlarından önümüze üç seçim tarzı çıkmaktadır.

    1-    Halkın kendi arasından birini halife seçmesi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’nin seçilmesi

    2-    Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği bir adayı onaylaması. Hz. Ömer’in seçilmesi

    3-    Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği birden fazla aday arasından birini halife seçmesi. Hz. Osman’ın seçilmesi gibi.

    Hz. Peygamber (s) döneminde devlet görevlilerini kurumlaşmış bir yapı içinde mütalaa edemiyoruz. Ancak ilk dört halife döneminde devlet kurumlarının yavaş yavaş oluştuğu görülmektedir. Onlar çağlarının durumunu göz önünde bulundurarak en güzel uygulamaları ortaya koymaya çalıştıkları ve uygulamalarında genel olarak toplum menfaatini ön plana çıkarmışlardı.

    Ne Hz. Peygamberin, ne de ilk dört halifenin lider olmalarından kaynaklanan özel alametleri ve giysileri vardı. Onlar halkın içinde özelleşmeye çalışmamışlardı. Bununla birlikte ‘Hutbe’ halifenin alametlerinden biriydi ve cami de siyasi-sosyal merkez idi. Minber ise halife makamıydı ve oraya ondan başka kimse çıkamaz, konuşamazdı. Halifeler mesajlarını minberden bildiriyorlardı. Ayrıca ‘sikke’ bastırmak da halifenin alametlerinden birisi sayılıyordu. Sonraki yıllarda sikke olayı kurumsallaşarak devam etti.

    Dört Halife döneminde kurumsal anlamda bir vezaret olayından söz etmek mümkün değildir. Ancak bazı yardımcılar edinmişlerdi. Emevîler’de de genelde vezaret olayı tam anlamıyla yerleşmemişti. Ama Abbasîler’ de özellikle görevlerin paylaşılması anlamında Sasaniler’in de etkisiyle kurumsallaşmış bir vezaret kurumu görülmektedir. Bununla birlikte her üç dönemde de asıl karar mercii halife olmuştur. Bu dönemlerde vezirlik hiçbir zaman halifeliğin önüne geçmemiştir.

    Sonuç olarak devlet işleri ilk başta Arap toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda kurumsallaşmışken, toprakların genişlemesi ve yeni kültürlerle tanışmalar, insanların çoğalması sonucunda yavaş yavaş yeni kurumlara ihtiyaç duyuldu ve yeri geldiğinde onlar da transfer edilerek uygulandı.

    III. Bölümde “SALTANAT DÖNEMİ” başlığı altında Hilafet konusu incelenirken, hilafetin saltanata dönüşümü açısından hilafet ve saltanat arası ilişkiye ve saltanata dönüşüm sürecine ve toplumsal düzen üzerindeki etkisine de göz atmak gerekir.

    İslam ilk geldiği dönemde Mekke’deki Araplar, çevrelerindeki ülkelerin krallıklarını yakından tanıdıkları için saltanata yabancı değillerdi. Ancak Araplarda böyle bir yapılanma söz konusu değildi. Hz. Peygamber ve ilk dört halifenin yaşantısına ve idare biçimine bakıldığında da böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Özellikle ilk iki halife azami ölçüde hassas davranarak gerek idarecilikleri döneminde ve gerekse kendilerinden sonra Hz. Ebubekir’in akrabası olmayan birini tavsiye etmesi ve Hz. Ömer’in de atadığı Şûra’da oğlunun aday olarak gösterilmemesini şart koşması saltanata giden yolda açık kapı bırakmamışlardır.

    Hz. Osman’ın da saltanata meyletmediğini ve ilk iki halifeye benzemeye çalıştığını görüyoruz ancak bununla birlikte en çok eleştirilen yönü, valilikleri kendi kabilesine vererek, bu kabilenin saltanata giden yolda ilerlemesini sağlamasıydı ve onun döneminde Muaviye Şam’da ileride kuracağı saltanatın temellerini atmıştı.

    Dördüncü halife Hz. Ali’de de saltanatçı bir mantık görülmemektedir. O saltanat kurmak isteyen Emevi ailesine karşı savaş açtığı için başına birçok fitne sarılmıştı.

    Dört halife dönemi IV. Halifenin şehit edilmesi ile bitmiş oldu. Artık güçlünün egemen olduğu, seçimin yerini verasetin aldığı, halkın yönetimden uzaklaştırıldığı, şûranın devre dışı bırakıldığı, hilafet ve halk arasına aşılmaz engellerin konulduğu, yönetimi eleştirenin ezildiği bir dönem başlamıştır. Bu dönemle birlikte hilafet için en önemli unsurlardan biri olan ‘Şûra’, saltanatla birlikte kalkmış ve toplumu ilgilendiren konularda tek kişinin kararı geçerli olmuştur. Yine önemli unsurlardan biri olan ‘Bey’at’ olayı da sadece rutin resmi bir şekle dönüşmüş ve halkın onaylaması anlamını kaybetmiş ve halife ölmeden önce sonrakine zorla peşinen alınmaya başlanmıştır.

    Sonuçta dört halife döneminde genelde halkı baz alan devlet uygulamaları varken, saltanatla birlikte halifeler güçlerini istibdatlarından ve kendi kabilelerinden almışlardır. Böylece kabile asabiyetinin etkisi de artmıştır. Halifeler gücünü halktan alarak kuralları uygulayan bir kimse olmalıyken, saltanat döneminde “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” gibi sıfatlarla halka baskı kurmuşlardır.

    SONUÇ

    Sonuç olarak, bu çalışmada İslam tarihinin en tartışmalı konusu olan hilafet kurumu konusunda ilk dönem meydana gelen olayların ve bu tarihi çerçevede gerçekleşen tartışmaların tahlilleri yapılmaya çalışıldı.

    Nihayetinde de varılan kanaat, Hilafet kurumu, İslam’ın emirleri ile ortaya konmuş dini bir kurum olmaktan öte halifelerin, dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları ve sonraki kuşaklar açısından bağlayıcılığı olmayan tarihsel bir kurumdur. Bu yapının oluşumunda, başta Arap siyaset geleneği olmak üzere kabilevi tesirler ve Bizans, Sasani gibi o dönemin önemli devletlerinin idari geleneklerinin de tesiri olmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumda birçok eksiklik görülmektedir. İlk dönem Müslümanlarının dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları Halifelik Kurumu, nihayetinde kurumsallaşamadan saltanatçıların eline geçmesi ile tarihe karışmıştır.

    Halifenin görev ve yetki alanları hakkında tartışmaların en büyüğü olan halifeliğin dini veya dünyevi bir yapıda olup olmadığı konusunda da oluşan kanaat; halifenin dini ve dünyevi bir lider olabileceği, ancak halifelik kurumunun dini bağlayıcılığı olamayacağı şeklindedir. Bu kuruma “dini referanslardan da faydalanılarak oluşturulan tarihsel bir kurumdur” denebilir.
  • 1]Tirmizi, Fiten, 48.

    [2]Halid, Muhammed Halid, Hz. Ömer B. Abdulaziz,çev. Osman Arpaçukuru, Beka Yay., İstanbul, 2018, s. 16.

    [3]Aycan, İrfan vd., Emevîler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı, Ankara Okulu Yay., 2. Baskı, Ankara, 2011, s. 35.

    [4]Bozkurt, Nahide, Abbâsîler, İsam Yay., 2.baskı, Ankara, 2016, s. 151

    [5]Sezgin, Fuat, (Söyleşi: Sefer Turan), Bilim Tarihi Sohbetleri, Timaş Yay., 13.baskı, İstanbul, 2018, s. 41.

    [6]İbn Sa’d, Muhammed, Kitabü’t-Tabakâti’l-Kebir, çev. Adnan Demircan, vd., Siyer Yay., İstanbul, 2015, VII, s. 337. (tercümesi yapılan baskısı; Thk: Dr. Ali Muhammed Ömer, Mektebetü’l-Hancî, I. Baskı, Mısır, 2001)

    [7]Yiğit, İsmail, ‘’Ömer b. Abdülâzîz’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2007, XXXIV, s. 53.

    [8]Belâzurî, Ahmed b. Yahya, Fütûhu’l Büldân, çev. Mustafa Fayda, Siyer Yay., İstanbul, 2013, s. 563. 

    [9]Baş, Eyüp, vd, İslâm Tarihi, Grafiker Yay, Ankara, 2017, 6 bsk, s. 342.

    [10]Dineverî, Ebu Hanife, El-Ahbâru’t-Tıvâl, çev. Zekeriya Akman ve Hüseyin Siyabend Aytemür, Ankara Okulu Yay., Ankara, 2017, s. 393.

    [11]İbn Sa’d, Tabakât, VII, s. 430.

    [12]Sırma, İhsan Süreyya, Müslümanların Tarihi, Beyan Yay., İstanbul, 2014, III, s. 428-430.

    [13]Köse, Murtaza, ‘‘Sosyal Siyaset Kavramı ve Ömer b. Abdülâzîz’in Sosyal Siyaseti’’, AÜİFD, Erzurum, 34, (2010): s. 83.

    [14]Zebîdî, Ahmed b. Abdullatif, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı (Tecrid-i Sarîh Tercemesi), çev. Ahmed Naim, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1979, I, Beşinci Baskı, s. 75.

    [15]Yiğit, ‘’Ömer b. Abdülâzîz’’, DİA, XXXIV, s. 54.

    [16]Aycan, İrfan-Sarıçam İbrahim, Emevîler, Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 2017, s. 130.

    [17]Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, s. 75. Ayrıca bknz. Fuat Sezgin’in ‘Buhârî’nin Kaynakları’.

    [18]Aycan, vd., Emevîler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı,s. 47.

    [19]Yiğit, İsmail, ‘’Emevîler’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1995, XI, s. 96. Ayrıca bkz; Sarıçam, İbrahim-Erşahin Seyfettin, İslâm Medeniyeti Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 10.baskı Ankara, 2017, ss: 173-175

    [20]Sallâbî, Ali Muhammed, Emeviler Dönemi, çev. Harun Ünal, Ravza Yay., İstanbul, 2010, s. 431.

    [21]Aycan, vd., Emevîler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı,s. 46.

    [22]Ağırakça, Ahmed, Ömer İbn Abdülâzîz İslamî Toplumun Yeniden İnşâsı, Akdem Yay., İstanbul, 2016, s. 147.

    [23]İslamoğlu, Mustafa, İmamlar ve Sultanlar, Denge Yay., İstanbul, 1996, 9. Baskı, s. 187.

    [24]İbnu’l Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, çev. Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy vd., Hikmet Yay., İstanbul, 2008, IV, s. 202. Ayrıca bkz: İbn Sa’d, Tabakât, VII, 341.

    [25]Şûra 42/38.

    [26]Aycan, vd., Emevîler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı,s. 55. 

    [27]Sarıçam, İbrahim- Erşahin, Seyfettin, İslâm Medeniyeti Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 10.baskı, Ankara, 2017, s. 54.

    [28]Sarıçam, İbrahim- Erşahin Seyfettin, İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 56. 

    [29]Yiğit, ‘’Ömer b. Abdülâzîz’’, DİA, XXXIV, s. 54.

    [30]Aycan, vd., Emevîler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı,s. 66.

    [31]Baş, Eyüp, vd, İslâm Tarihi, s. 377.

    [32]Köse, ‘’Ömer b. Abdülaziz’in Sosyal Siyaseti’’, s. 90.
  • Kaynakça

    Ağırakça, Ahmed, Ömer İbn Abdülâzîz İslamî Toplumun Yeniden İnşâsı, Akdem Yay., İstanbul, 2016.

    Aycan, İrfan vd., Emevîler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı, Ankara Okulu Yay., Ankara, 2011.

    Baş, Eyüp, vd, İslâm Tarihi, Grafiker Yay, Ankara, 2017.

    Belâzurî, Ahmed b. Yahya, Fütûhu’l Büldân, çev. Mustafa Fayda, Siyer Yay., İstanbul, 2013.

    Bozkurt, Nahide, Abbâsîler,İsam Yay. Ankara, 2016.

    Dineverî, Ebu Hanife, El-Ahbâru’t-Tıvâl, çev. Zekeriya Akman ve Hüseyin Siyabend Aytemür, Ankara Okulu Yay., Ankara, 2017.

    Ebû Davûd, Süleyman b. Eş’as es-Sicistanî, es-Sûnen, İstanbul, 1981.

    Halid, Muhammed Halid, Hz. Ömer Bin Abdulaziz,çev. Osman Arpaçukuru, Beka Yay., İstanbul, 2018.

    İbnu’l Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, çev. Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy vd., Hikmet Yay., İstanbul, 2008.

    İbn Sa’d, Muhammed, Kitabü’t-Tabakâti’l-Kebir, çev. Adnan Demircan, vd., Siyer Yay., İstanbul, 2015. (tercümesi yapılan baskısı; Thk: Dr. Ali Muhammed Ömer, Mektebetü’l-Hancî, I. Baskı, Mısır, 2001).

    İslamoğlu, Mustafa, İmamlar ve Sultanlar, Denge Yay., İstanbul, 1996.

    Hatalmış, Ali, ‘’Emevî Halifelerinden Kaynaklı Ayrışmalara Karşı Ömer b. Abdülaziz’in İslam Toplumunu Yeniden İnşa Çabası’’ Mukaddime, Adana, (2017).

    Sallâbî, Ali Muhammed, Emeviler Dönemi, çev. Harun Ünal, Ravza Yay., İstanbul, 2010.

    Sarıçam, İbrahim- Erşahin, Seyfettin, İslâm Medeniyeti Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 2017.

    Sezgin, Fuat, (Söyleşi: Sefer Turan), Bilim Tarihi Sohbetleri, Timaş Yay., İstanbul, 2018.

    Sırma, İhsan Süreyya, Müslümanların Tarihi, Beyan Yay., İstanbul, 2014.

    Tirmizi, Ebû İsa Muhammed b. İsa, es-Sûnen, İstanbul, 1981.

    Yiğit, İsmail, ‘’Emevîler’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1995, XI.

    Yiğit, İsmail, ‘’Ömer b. Abdülâzîz’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2007, XXXIV.

    Zebîdî, Ahmed b. Abdullatif, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı (Tecrid-i Sarîh Tercemesi), çev. Ahmed Naim, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1979.
  • Bilim ve Kültür Alanında Yaptığı Yenilikler(3)
    Ömer b. Abdülâzîz devrinde hem halife hem de tebaası âlimlere büyük saygı duymuştur. Örneğin: Ebu Hanife bir parça ümitlenip ardından ümitlerini yitirdiği Abbasiler’in ilk dönemi hariç bütün bir hayatını yönetime muhalefetle geçirmiştir. Çünkü çocukluğunda yaşadığı Hz. Ömer b. Abdülaziz dönemi hariç her iki yönetimde de (Emeviler/ Abbasiler) istibdat ve zulümle saltanat sürmüşlerdir.[23]

     Halifenin bilimle meşgul olan kişiler ile ilişkisi salt olarak onlara saygı duymak, onları korumak ya da onlara maddi destek vermekle sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda her işinde onlara danışacağı, irtibat halinde olacağı on kişiden müteşekkil bir istişare heyeti kurmuştur. Üstlendiği vazifenin büyüklüğünün farkında olan halife, heyetiyle birlikte hep istişare halinde olmuş yanlış bir karar vermemek için sürekli gayret sarf etmiştir.

     İstişare heyetinde bulunanlar devrinin fakihleri idi. Bunlar; Urve b. ez-Zübeyr, Ebu Bekir b. Süleyman b. Ebu Hayseme, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ûd, Ebu Bekir b. Abdurrahman b. Hârîs, Süleyman b. Yesâr, Kasım b. Muhammed, Sâlim b. Abdullah b. Amr, Abdullah b. Ubeydullah b. Ömer, Abdullah b. Amr b. Rabîa ve Harice b. Zeyd idi.[24]

    Hz. Muhammed’in güzide öğrencileri olan sahabe neslinden ders aldığını yukarıda zikretmiştik. Aldığı dersler halife üzerinde vahiy, sünnet ve selîm akıl eksenli bir zihin inşa etmiş olacakki yaptığı her işe Kur’ân, sünnet ve Rasûlullah/sahabe hayatından kaynak aramıştır. Allah Kur’ân’da büyük mükâfatlar vereceği kullarının özelliklerinden bahsederken ‘(onların) işleri de aralarındaki danışma (şûra) ile yürür’[25]buyurmaktadır. Kur’an’ı Kerim’in hitaplarına uygun işler yapmayı düstur edinen halife Ömer b. Abdülâzîz’de Medine âlimleriyle istişare yapmadan önemli bir iş hakkında emir vermezdi.[26]
  • GİRİŞ

    Hz. Muhammed’in (as.) tebliği nihayete erdiği günlerde Müslümanlar arasındaki pek çok problem giderilmiş ya da en azından bir süreliğine üzeri kapatılmıştı. Hûlefa-i Raşidîn döneminin ilk dönemleri de (632-650) sorunların pek fazla gündemde olmadığı bir dönem olarak geçip gitmişti. Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemleri ve onu takip eden günler çeşitli sorunların gündemde olduğu zamanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hz. Ali ve çocukları ile Ümeyyeoğulları (Emeviler) arasındaki tartışmalar/savaşlar neticesinde halifelik artık Ümeyyeoğullarına geçmiş bulunuyordu. (661/41) 

    Emevilerin hilafette bulunduğu dönem (661-750) Müslümanların pek çok sıkıntıyla karşılaştığı dönem olarak tarihe geçmiştir. Hem yöneticiler hem de yönetilenlerden kaynaklı sıkıntılar baş göstermiştir. Devlet kademlerine liyakatsiz kişilerin yerleştirilmesi, ırkçılık politikası gütmeleri ve farklı sebeplerle adam kayırma bu sıkıntıların başını çekmekteydi. Öyle ki kimi tarihçiler o dönemi Hz. Peygamber’in hadîsinden de ilham alarak[1]‘ısırıcı krallık’ olarak adlandırmışlardır.[2]

    Tarih boyunca Emevîler dönemi incelenirken hep siyasi olaylar ve siyasi tarih ön planda tutulmuştur. Elbette bunun bazı haklı gerekçeleri olabilir. Çünkü asırlar boyu insanların siyasi ve dinî yaşamlarını ve düşüncelerini etkileyecek siyasi hadiseler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu sebeple o dönemin siyasi olayları kültür ve sanat faaliyetlerinin geri planda kalmasına, fark edilmemesine sebep olmuştur.[3
  • 384 syf.
    ·Puan vermedi
    İslam Medeniyeti Tarihi,
    Editör: Prof. Dr. Mehmet Azimli[1],
                                               
    Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin editörlüğünde bir ders kitabı olarak ele alınan bu eser, başta ilahiyat fakültesi ve Tarih bölümlerinde İslam Medeniyeti Tarihi dersi için kaynak olacak şekilde hazırlanmıştır. Bu eser, İslam Medeniyeti Tarihini on dört bölüm olarak farklı başlıklar altında incelemektedir. Her bir bölüm alanında uzman hocalar tarafından hazırlanmış, okuyucunun o konunun çerçevesi ve içeriği hakkında bilgi sahibi olması amaçlanmıştır.


    Eserin tanıtımına geçmeden önce birkaç değerlendirmeyi zikretmekte fayda görüyoruz. İlahiyat Fakültelerinin müfredatında yer alan derslerle ilgili derli toplu ders kitapları bulmakta bazen öğrenciler zorluk yaşamaktadırlar. Bu eser, kuşkusuz gerek hocalar gerek öğrenciler gerekse diğer okuyucular için söz konusu alanın kapsamı ve içeriği ile ilgili öğretimde kolaylık sağlayacaktır. Kitabın yazar kadrosu ise böyle bir eserin oluşturulmasında ulaşılabilecek en salahiyetli hocalarımızdan müteşekkildir. Bununla beraber eserin çok ciddi bir emekle ortaya konduğunu ifade etmemiz lazım. Her bölümün arkasına ileri okumalar için önerilere yer verilmesi ayrıca esere özellik katmıştır. 

    Daha çok öğrenciye hitap eden bu eserin, bazı bölümleri konuyla ilgili bilgileri iyice derleyip sunarken bazı bölümlerde bu formatın biraz dışına çıkılarak değerlendirmelerin ağırlık kazandığını görmekteyiz. Farklı hocalar tarafından konuların işlenmesinin doğal bir sonucu olan üslup farklılıklarının aza indirgenmesi, muhatap kitle açısından daha iyi olacaktır.   Ayrıca eserde ders kitabı olarak düşünüldüğü için daha itina gösterilmesi gerekirken yer yer yazım yanlışlarına rastlamaktayız. Bölümler nispeten birbirinden bağımsız olarak ele alındığından tekrarlarla karşılaşmaktayız. Eserin kapak ve baskı kalitesi biraz daha geliştirilse öğrenci ve okuyucunun ilim öğrenme iştihasına katkıda bulunur kanaatindeyiz. Aynı zamanda sayfaların renkli baskıyla sunulması ihtiva ettiği bilginin vurgusunu arttıracaktır.

    “Medeniyet ve İslam Medeniyeti” başlığıyla sunulan eserin birinci bölümü, Prof. Dr. Adem Apak[3]tarafından kaleme alınmıştır. Bu bölümde öncelikle “Medeniyetin Mahiyeti” (s.15) Batı ve Doğu dillerindeki karşılığı ele alınmış bu konuda yetkin İslam düşünürlerinin görüşleri ortaya konmuştur. Daha sonra “İslam Medeniyetinin Unsurları”nı (s. 18) ele alan yazar bunları; tevhid, adalet, ahlak, ilim, Kur’an, Hadis ve insan hakları kavramları altında mütalaa etmiştir. Bu konuların İslam literatüründeki karşılığı üzerinde durulmuş, Kur’an ve Hadis’in bu kavramlara referanslığı özellikle vurgulanmıştır. Yazar, İslam Medeniyetinin birinci kaynağı olan Kur’an’ın yazılması, toplanması, çoğaltılması ve muhafaza edilip günümüze kadar ulaştırılmasını özet bir şekilde ortaya koymuştur. Akabinde medeniyetimizin ikinci kaynağı olan Hadislerin tedvin sürecini ele almıştır. İslam Hukukunda insan hakları konusu ayrı bir itinayla işlenmiştir.

    Kitabın ikinci bölümü Prof. Dr. Mustafa Kılıç[4]tarafından “Yönetim” başlığıyla ele alınmıştır. Yazar bu bölümde Hilafetin tarihi sürecini, kapsamını, şartlarını ve kurumsallaşmasının yanı sıra; vezaretin ortaya çıkışı, tarihi süreci ve kurumsallaşmasını işlemektedir. Ayrıca İslam Tarihi boyunca devlet kurumlarının teşekkülü ve bu bağlamda kitabet, hicabet, divan ve sarayların kısa bir tarihçesi ortaya konmaktadır. Yazar bu kurumları genellikle, Hz. Peygamber dönemiyle başlatıp, Hulefa-i Raşidin, Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Eyyubiler, Memlükler, bazen Endülüs Emevileri, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlılar ve Osmanlı sonrası Cumhuriyetin kurulmasına kadar İslam devletlerindeki tarihi serüvenini işlemektedir.

    Kitabın üçüncü bölümünde İslam Medeniyetinde “Hizmet Sektörü” konusu Prof. Dr. Metin Yılmaz[5]tarafından kaleme alınmıştır. Yazar bu bölüme her toplum için en önemli kurumlardan biri olan adliye teşkilatının İslam medeniyetindeki yerini anlatmakla başlamıştır. Adliye kurumunun temel unsuru olan kadılığın İslam Tarihindeki gelişim süreci, İslam devletlerindeki konumu, kadının görev ve yetkileri üzerinde durulmaktadır. Daha sonra İslam toplumlarında ekonomiyi anlatan yazar, mali kurumları ve ekonominin temel kavramlarını güzel bir üslupla özetleyip anlatmaktadır. Ekonomiyle ilgili kurulan divanlardan bahsedilirken Divanü’l-beytülmal, Divanü’d-dıya‘(arazi öşürlerini toplama divanı), Divanü’n-nafakat (maaş dağıtımı divanı) ve Divanü’l-harac hakkında bilgi verilmektedir. Yazar ekonomik terimleri anlatırken ganimet, cizye, öşür, atıyye, fey, harâc, humus ve ikta hakkında kısaca bilgiler vermektedir. Daha sonra sağlık konusunu anlatan yazar sağlık kuruluşları ve bu kuruluşların tarihi serüveni konusunda bizleri aydınlatmaktadır. Akabinde İslam medeniyet tarihinde ordu kurumu, askeri kuvvetlerin teşekkülü, ordunun görev ve sorumlulukları, yardımcı birimler, silahlar, bayrak, sancak ve üniformalar üzerinde durulur. Hisbe teşkilatı ayrı bir başlık altında mütalaa edilmekte muhtesibin (bir nevi zabıta memuru) görevleri konusu işlenmektedir. İslam toplumlarında önemli hizmet sektörlerinin başında gelen şurta/polis teşkilatı, berid/posta teşkilatı ve hapishanelerin oluşması yine bu bölümde işlenen diğer konulardır.

    Eserin dördüncü bölümünde “Eğitim” konusu ele alınmaktadır. Prof. Dr. Adnan Demircan[6]tarafından hazırlanan bu bölümde eğitim ve öğretimin İslam tarihinde nasıl gerçekleştiği, gelişim süreci, dini ve mesleki eğitimlerin işleniş metodu hakkında bilgiler sunulmaktadır. Eğitim kurumlarını anlatan yazar, bu kurumların başında ev ve cami geldiğini ifade eder. Bunlardan sonra küttab, tekke, kitapçılar, âlim evleri, bâdiye, saray, çarşılar, medreseler ve ihtisas medreselerini diğer eğitim kurumları arasında sıralayan yazar bu kurumların her birinin tarihçesi üzerinde kısaca durmaktadır. Bölümün sonunda ise eğitim yönetiminin nasıl gerçekleştiği konusu işlenmektedir. 

    Beşinci bölümde Doç. Dr. Cahit Külekçi[7]“Toplum” konusunu ele almaktadır. Yazar bu bölümde öncelikle sosyal hayatın temel unsurlarını ve bu unsurların başında gelen birey, aile ve kabile yapısını tarih boyunca İslam toplumlarındaki gelişimini işlemektedir. İslam toplumlarında gayrimüslimlerin durumu, gündelik yaşamı, köy ve şehir hayatını işleyen yazar bölümü insanların geçim kaynaklarını ve İslam’ın temel öğretileri ışığında nasıl şekillendirdiklerine vurguda bulunarak bitirir. 

    Doç. Dr. Mustafa Hizmetli[8]tarafından hazırlanan altıncı bölümün konusu “Sosyal Bilimler”dir. Yazar bu bölümde sosyal bilimleri temel iki başlık altında işlemektedir. Bunların birincisi dini ilimlerdir. Bu konuda kıraat, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf ilimleri incelenmekte özellikle Emevî ve Abbasilerdeki gelişimi üzerinde durulmaktadır. Yine bu ilim dallarının kurucuları başta olmak üzere temsilcileri tek tek zikredilmekte yaşadıkları dönem hakkında kısaca bilgiler verilmektedir. İkinci konu olan beşeri bilimler başlığı altında yazar; dil, edebiyat, tarih, mantık, felsefe ve coğrafya konularını anlatmaktadır. Aynı şekilde bu bilimlerin de kurucuları, ilk temsilcileri, Emevî, Abbasi ve Osmanlı dönemlerindeki tarihi serüvenleri hakkında bilgiler verilmektedir.

    Yedinci bölümde “Fen Bilimleri” konusunu ele alan Prof. Dr. Levent Öztürk[9], öncelikle bu bilimlerin İslam toplumlarında ortaya çıkışı ve gelişimi hakkında bilgi verir. Bilimlerin gelişim süreci konusunda Emeviler döneminde kayda değer gelişmeler olmamakla birlikte yazar bu dönemi mayalanma dönemi ve kendisinden sonraki dönemlere köken oluşturma bakımından önemli sayar. Her bilim şüphesiz bir birikimden doğup kendisinden sonraki gelişmelere de önayak olur. Bu anlamda Abbasiler dönemi, bu bilimlerin bir nevi altın çağı olmuştur. Yazar bu bölümde astronomi, matematik, tıp, kimya, fizik, mekanik, mühendislik, zooloji, filoloji gibi konuları ve bu bilimlerin temsilcilerini anlatır.

    Prof. Dr. Fatih Erkoçoğlu[10]tarafından hazırlanan sekizinci bölümün konusu “Sanat ve Mimari”dir. İlk olarak mimari ve şehirciliği konu alan yazar, burada İslam mimarisinin gelişim serüvenini Hz. Peygamber döneminden Osmanlıların sonuna kadar işler. Özellikle mescit ve cami mimarisini detaylı bir şekilde ele alıp bunların İslam beldelerindeki örnekleri üzerinde tek tek duran yazar, sonra bahçecilik konusuna geçer. Güzel sanatlardan hat, tehzib, ebru, ciltçilik, katı‘, musiki, minyatür ve çiniciliğin İslam toplumlarında ve devletlerinde gelişimini ve bu dönemlerde bu sanatlara önderlik edenleri detaylı bir şekilde ele alır. Yazar son olarak endüstriyel el sanatları konusunda maden, cam, fildişi, ahşap, halı ve kilim işlerini anlatır. 

    Dokuzuncu bölümde “Avrupa’ya Tesir” konusunu ele alan Doç. Dr. Mustafa Özkan[11]bu konuda öncelikle İslam medeniyetinin Sicilya üzerinden İtalya, Endülüs üzerinden de Fransa’ya nasıl etkide bulunduğunu anlatır. Ayrıca İslam medeniyetinin Haçlı seferleri ile Avrupa’yı etkilemesi konusundaki görüşleri ortaya koyar. Yazar Batı medeniyetinin İslam medeniyetinden en ziyade etkilendiği alanların başında gelen tıp, felsefe, mimari, edebiyat, dil, matematik, astronomi, musiki, kâğıt ve matbaanın Batıya tesirini bu bölümde işler. 

    Eserin onuncu bölümü Prof. Dr. Mehmet Azimli[12]tarafından “Sicilya İslam Medeniyeti” başlığıyla hazırlanmıştır. Yazar bu bölümde Sicilya’nın fethi, Normanlar dönemi ve Sicilya İslam Medeniyetinin Batıya etkisini siyasi, mimari, sanatsal, ilmi, zirai, endüstriyel, dil ve edebiyat bakımlarından işlemektedir. Sicilya İslam medeniyetinin Avrupa Rönesans hareketlerinde önemli ölçüde etkisi olduğunu vurgulayan yazar, maalesef bu medeniyetin ilim adamlarınca incelenmek üzere yeterince ilgi görmediğini ifade eder. 

    On birinci bölüm “Endülüs İslam Medeniyeti” başlığıyla Prof. Dr. Lütfi Şeyban[13]tarafından kaleme alınmıştır. Bu bölümde Endülüs’ün fethi ve kısaca tarihi üzerinde durulmuştur. Özellikle Endülüs Müslümanlarının dünya medeniyetine katkıları, Endülüs’ün fethinden sonra bölgede meydana gelen değişim ve ideal bir topluma dönüşümü üzerinden anlatılır. Bu konu idari ve sosyo-kültürel değişim, barış içinde birlikte yaşama ve gündelik hayata yansıyan her yönüyle gelişmiş toplum olma bakımından incelenir. Akabinde Endülüs medeniyetinin ortaya koyduğu sistem ve eşsiz değerler; bilim, teknik, endüstri, tarım, kültür, eğitim-öğretim, musiki, şiir, tıp, matematik, astronomi, kimya başlıkları altında mütalaa edilmektedir. Son olarak da Endülüs medeniyetinin Batı’ya etkisi anlatılmaktadır.

    Kitabın on ikinci bölümünde “Selçuklu Medeniyeti”ni Dr. Nurullah Yazar[14]kaleme almıştır. Bu bölümde öncelikle Selçuklu idari teşkilatı ele alınmakta bu konuda hükümdarlık alametleri olan unvanlar, hutbe, sikke, taht, tevki, tuğra, çetr, nevbet gibi konuların yanı sıra merkez ve eyalet teşkilatını oluşturan divanlardan ve kurumlardan bahsedilmektedir. Daha sonra askeri teşkilatı anlatan yazar adli yapı, iktisadi yapı, sosyal hayat, ilim ve kültürel hayat, sanat ve mimari gibi konuları işlemektedir.

    Kitabın on üçüncü bölümü “Osmanlı Medeniyeti”nden bahseder. Prof. Dr. Ahmet Turan Yüksel[15]tarafından hazırlanan bu bölüm Osmanlı medeniyetinin bir nevi Selçuklu medeniyetinin devamı olması bakımından bir önceki bölümde işlenen Selçuklu medeniyetinin inceleme tarzıyla aynıdır. Selçuklu medeniyetinde işlenen konu başlıkları bu bölümde aynen Osmanlı medeniyeti için kullanılmıştır.

    Eserin on dördüncü ve son bölümü “Doğu-İslam Medeniyeti” başlığı altında Prof. Dr. Hanefi Palabıyık[16]tarafından kaleme alınmıştır. Yazar bu bölümde Abbasi, Selçuklu, Osmanlı medeniyetleri gibi büyük olmasa da İslam medeniyet tarihine katkısı olmuş diğer Doğu İslam devletlerini ve medeniyetlerinin bir kısmını ele almaktadır. Bunların başında Hindistan’da İslam’ın yayılışı, oluşturduğu medeniyet ve İslam medeniyetine katkısı incelenmektedir. Akabinde Gaznelileri (963-1186), Delhi Türk Sultanlıklarını (1206-1526), Babürlüleri (1526-1858), Timurluları (1370-1507) ve Safevileri (1501-1736) işlemektedir.                    


    [1]Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [2]İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı doktora öğrencisi.


    [3]Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [4]Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [5]19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [6]İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [7]İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.


    [8]Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

    [9]Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [10]Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.


    [11]Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [12]Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [13]Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

    [14]Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [15]Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [16]Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.