Altın olan her şey parlamaz,
Her gezgin yitirmemiştir yolunu,
Gücü olan yaşlı kolay kolay solmaz,
Derindeki kök atlatır donu.
Küllerden bir ateş dirilecek,
Bir ışık fırlayacak gölgelerden,
Kırılan kılıç yenilenecek,
Şimdi taçsız olan, kral olacak yeniden.
Bir han vardı, ihtiyar, şen bir han
kadim, boz bir dağın eteğinde,
Ve burada öyle bir bira mayalarlardı ki
Ay' daki Adam bile indi yeryüzüne
bir gece payına düşeni içmeye.
Seyisin çakırkeyif bir kedisi vardı
beş telli bir keman çalan
Kemanın yayını sallardı bir aşağı bir yukarı
Kâh tiz perdeden çığırır, kâh pesten gıygıylardı
Kimi zaman da sürterdi ortadan.
Hancının minik köpeği
pek severdi latifeyi,
Konuklar ne zaman neşelense aralarında
Kulak kabartır bütün şakalara
boğuluncaya kadar gülerdi.
Bir de boynuzlu inekleri vardı
bir kraliçe kadar mağrurdu;
Fakat müzik döndürürdü başını bira kadar
Püsküllü kuyruğunu durmadan şallar,
ve yeşillikte oynar dururdu.
Artık uyanın şen gençler! Uyanın da duyun beni!
Kalbiniz, eliniz kolunuz ısınsın! Soğuk taş devrildi;
Kara kapı sonuna kadar açık; ölümün eli kırıldı,
Gecenin altındaki Gece uçtu ve Büyük Kapı açıldı.
Çek git seni ihtiyar Yaratık! Gün ışığında yok ol!
Soğuk sis gibi çekil, uluyan yeller gibi,
Dağların gerisindeki boz kırlara doğru kaybol git!
Bir daha buraya gelme hiç! Höyüğün boş kalsın!
Karanlıktan da kara, kapıların sonsuza dek kapalı olduğu yerde
Kaybolasın, unutulasın, dünya düzelinceye kadar.