''Tanıklarımız, hele benimki barbar bağırıyordu: ''Düello sahasında af dilemek alayımızın şerefine leke sürmek demektir! Daha önce bilseydim...'' Karşılarına geçtim; gülümsüyordum. ''Baylar,'' dedim, ''zamanımızda insanın ahmaklığını anlaması, bunu açıkça söyleyerek af dilemesi bu kadar şaşırtıcı mı?'' Tanığım, ''Ama düello alanında yapılmaz bu!'' diye tekrarladı. ''Orası öyle,'' dedim. ''Aslında, buraya gelir gelmez, karşımdakini silah kullanmak günahına sokmadan af dilemeliydim. Ama toplumumuzun öyle çirkin adetleri var ki, bunu yapmam olanaksızdı. Çünkü ancak şimdi on iki adım uzaklıktan üzerime kurşun sıkıldıktan sonra sözlerime önem verilecektir. Bunu gelir gelmez, silah çekilmeden önce yapsaydım, sadece, 'Tabansız, silahtan korktu, dinlemeyin tıraşını...' denilirdi.''
"Bir gün ermişin kapısını fakirin biri çalmış; aç, üşümüş bir halde ısınacak bir köşe istemiş, ermiş onu kendi yatağına almış, kötü bir hastalıktan cerahatlenmiş, pis kokan ağzının içine soluk vermeye başlamış. Eminim ki, bunu kendini zorlayarak, bir diğerini sevmek ödevini yerine getirmek için yalana katlanarak yapmıştı. Bir insanın sevilmesi için kendini göstermemesi gerekir; yüzünü gösterdi mi, sevgi ortadan silinir."
''Hoşça kalın. Elinizi sıkmak istemiyorum. Bana o kadar bilinçle acı çektirdiniz ki,
şu anda sizi bağışlamak elimden gelmiyor. Sonradan bağışlarım, ama şimdilik
elinizi sıkamam.''