Cervantes’in yarattığı bu eser, ilk bakışta “çılgın bir şövalye parodisi” gibi görünse de aslında çok daha derin bir sorgulamanın kitabıdır. Don Kişot’un değirmenlere saldırması, sadece akıl dışı bir macera değildir; ideal ile gerçek arasındaki uçurumu gösteren bir simgedir.
İnsanın hayal gücünün sınır tanımadığı, fakat toplumun sert ve çoğu zaman acımasız gerçekleriyle sürekli çarpıştığı bir dünyada, Don Kişot bir anlamda “erdemli hayalin” temsilcisidir. Yani aklın değil, kalbin doğrularına göre yaşar.
Sancho Panza ise bu yolculukta aklın, çıkarın ve dünyevî olanın sesi olur. Böylece ikisi bir araya geldiğinde, insanın içindeki çelişkiyi de yansıtır: hem göklere kanat çırpma arzusu, hem de yere sıkı sıkıya basma zorunluluğu.
Sonuçta Don Kişot, “delilik” üzerinden insanın en saf yanlarını anlatır: adalet arayışı, sevgiye duyulan inanç, doğruluk uğruna savaşma cesareti. Herkes onu gülünç bulurken, aslında bize unutulmaz bir ders bırakır: Gerçek kahramanlık, dünyanın seni anlamamasına rağmen inandığın değerlere sadık kalmaktır.
İşte bu yüzden Don Kişot sadece bir roman değil; insanın kendi idealleriyle olan kadim mücadelesinin aynasıdır.