Bu roman, bilinen bir kıssayı yalnızca yeniden anlatmakla yetinmeyip, onun kalpte bıraktığı izleri derinleştirerek yeniden kuruyor. Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha hikâyesini zamansız bir dilin içinden geçirirken, aşkın önce yakıp sonra arındıran yönünü öne çıkarıyor. Metnin anlatımı şiire yaslanan bir incelik taşıyor; cümleler, hikâyeyi aktarmaktan çok, okurun kalbine dokunmayı amaçlıyor. Okurken bir olay örgüsünden ziyade, bir hâlin içinde dolaştığınızı hissediyorsunuz: Sabır, iffet, bekleyiş ve dönüşüm hâli. Bu yönüyle roman, tanıdık bir hikâyeyi yeni bir iç derinlikle yeniden duyuruyor.
Anlatı boyunca Züleyha’nın aşkı, sadece bir tutku olarak değil; zamanla arınan, yön değiştiren bir arayış olarak resmediliyor. Yusuf’un duruşu ise hikâyede bir ahlâk ölçüsü gibi konumlanıyor; aşkın sınırlarını hatırlatan sessiz bir merkez oluşturuyor. Yazar, bu iki kutup arasında aşkın dönüştürücü gücünü sabırla örüyor. Metnin ritmi yer yer yavaşlıyor; bu yavaşlık, okurun duygunun katmanlarına nüfuz etmesine imkân tanıyor. Roman, aşkı yüceltirken onun insanı terbiye eden tarafını da görünür kılıyor.
Kitabın en güçlü yanı, kıssayı romantik bir anlatıya indirgemeden, onun ahlâkî ve ruhî derinliğini koruması. Okur, aşkın her zaman ulaşmakla değil, bazen vazgeçmekle olgunlaştığını görüyor. Bu bakış, metni klasik bir aşk hikâyesi olmaktan çıkarıp, kalbe dair bir imtihan anlatısına dönüştürüyor. Sayfalar kapandığında geriye kalan, hikâyenin duygusu değil; aşkın insanı nereye götürdüğüne dair kalpte uyanan sessiz bir düşünce oluyor.