Seni niçin sevdiğimi bir türlü bilmiyordum. Huylarını, yaptığın işleri, beğenmiyordum demeyelim, fakat anlamıyordum. Sen de benim birçok şeylerimi anlamadığını inkar edemezsin. Böyle olduğu halde nasıl garip bir kuvvet bizi birbirimize bu kadar sağlam bağlamıştı? İlk andan itibaren tamamıyla başka dünyaların insanları olduğumuzu anladığımız halde beni burada tutan ve seni gördüğüm zaman içimi sevinçle dolduran neydi?
On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların Gözüyle görsek, muhakkak şimdi burada böyle sükunetle oturmazdık. Onlar güneşi,ayı, falanca büyük tepeyi ve filan bulutu ve Yıldırımı babaların hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı Duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkan yok mini mini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor...
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülemeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye irademiz vardı? Yaşayaşımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmektense hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?