insanlar sevmenin kolay olduğunun, fakat sevecek ya da sevilecek doğru nesnenin güç olduğunu düşünür. (sevme bir nesne sorunu değil yetenek sorunudur.)
Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez. Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey anlatamaz. Hiçbir şey anlamayan değersizdir. Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır, görür. ...Bir şeyin aslında ne kadar bilgi varsa, sevgi de o kadar büyük olur. ... Tüm yemişlerin böğürtlenlerle aynı zamanda olgunlaştığını düşleyen kişi, üzümlere ilişkin hiçbir şey bilmiyor demektir.
Ancak bizde birey olma cesareti yoksa sevgiye asla erişemeyiz, çünkü "sevgi kişinin bütünlüğünü koruması koşuluyla birleşmedir." Sevgi güvensizlik hissinden dolayı almak değildir; vermekle, neşenin, ilginin, anlayışın, şakalaşmanın ve üzüntünün, yani içimizde "canlı olan tüm şeylerin ifadesi ve dışavurumuyla" başlar.
İvan İlyiç hasta yatağında ölümü beklediği sırada kendi hayatında kendine yer olmadığını fark eden bir adamın hikayesidir. İvan İlyiç “başarılı” bir yargıçtır. Evliliğinin başlarında mutlu olsa da sonrasında karısının farklı yüzüyle karşılaşıp evliliği de mutsuz bir hal alır.
“İvan İlyiç’in hikayesi basit ve herkesin yaşadığı gibi en fecilerinden biriydi.” Kitaptaki bu bölüm bile birçok şeyi açıkladığını düşünüyorum. Birçoğumuz toplum tarafından dayatılan hayatı yaşıyoruz ve birçoğumuz bunu hiç fark etmezken birçoğumuz da İvan İlyiç gibi ölüm yatağında fark ediyoruz.
Hepimiz öleceğimizi bilsek de içten içe hiç ölmeyeceğimiz inancını benimsiyoruz. Tolstoy bunu kitabında harika bir şekilde anlatmış. “ “Gaius (bir roman karakteri) bir insandır. İnsanlar ölümlü olduğuna göre Gaius da ölecektir.” Ama İlyiç bunu kendisine uygulamayı doğru bulmuyordu. Gaius sıradan bir insan olduğu için bu hüküm doğruydu. Ama İlyiç Gaius olmadığı gibi sıradan bir insan da değildi. O, öteden beri bambaşka herkesten apayrı varlıktı.”
İlyiç öleceğini anladığı zaman büyük bir umutsuzluk yaşar. Ama unutmayalım “hayat umutsuzluğun diğer tarafında başlar” ve “ölüm korkusu içinde yaşanmamış hayatlarla ölme korkusudur”. İlyiç gibi geç olmadan bu umutsuzlukla daha erken yüzleşmemiz ve hangi hayatı yaşamak istediğimizi kendimize sormamız gerekir.