Durdum çınarın altında öyle. Yeni bir hayatın kıyısında durdum, durdum ve baktım ona, bir kuşun bir dala tüneyip da ormana bakması gibi. Onun yeşillerine ve kahverengilerine. Ve hiç düşünmeden yeşilin ne kadar yeşil olduğunu ve kahverenginin ne kadar kahverengi. "Ne kadar olacaksa o kadar olacak," dedim kendime, "bu yeni hikâye önümde uzanan, dolana dolana giden yollar gibi." Nerede yorulacağım, nerede yitireceğim hevesimi ya da nerede uçar gibi koşacağım, nerede yüreğim ağzımda atacak, hiç düşünmedim. Beklememeyi öğretiyorum çünkü kendime. Kurmamayı, hayatın işine karışmamayı bazen. Yarının kestirilemez hâllerine önceden isim takıp da, koşullamamayı kendimi.
En azından kafamın içinde bazı şeylerin akmadan öylece kalabildiği, dışarıda son sürat değişen manzaraya inat, içeride, bazen çok derinde, kaçıp sakinlediğim bir bahçe bulmak istiyorum. Zamanın gülünç bir detaya dönüştüğü o bahçede, ağaçların bilgeliğine falan ulaşmak istiyorum. Kayaların, dağların, denizin ne olsa sarsılmayacak gibi görünen bütünlüğüne kavuşmak. Yalnızlığın o kadar da yalnız bir şey olmadığı, tek başına da olsan evrendeki her şeyin bir parçası olduğunu önlenemez şekilde hissettiğin, bir ağacın gövdesi neyse, benim de tam olarak o olduğumu, o kadar olduğumu, daha fazlası olmadığımı iyi bildiğim bir bahçe.
Zaman izleri siliyor. Uykuyla uyanıklık arasında gördüğün rüyalara benziyor geçmişte yaşadıkların bir süre sonra. Öfke diniyor. Bir vakit kalbini ateşiyle kavuran her şey, cılız bir mum alevine dönüşüyor. Ha söndü, ha sönecek.
Sen ne kadar kaçsan da, ıskalasan da, görmezden de gelsen, kafanı kuma da gömsen, kalbine kilit de vursan, hayatın sana bir diyeceği varsa, sinsi sinsi bekliyor sırasını, yıllarca.
İnsan birine yazdığı mektubu biraz da kendine yazıyor ya, aklını ve kalbini kağıda geçirip yüreğini boşaltırken sayfaya, uzaktan bakıyor ya biraz da kendine...