[içimde adeta bir samimiyet terazisi taşıyorum. her cümleyi ölçüp samimiyetine göre raflara diziyorum. bunları yaparken sayısız hesaplar içinde buluyorum kendimi.
karşımda ki bana ailesinden bahsediyorsa, "tamam o hâlde, ben de ona bir şeyler anlatabilirim." kararını veriyorum.
karşımda ki anlatıyor: "şöyle iyiler, böyle güzeller, ben onları pek çok severim."
"kimsenin hayatında işler bu kadar yolunda gidemez" diyor, "o kadar da samimi değil" etiketini raflardan birine tutturuyorum."]
bir fikrin zihne yerleşmesinden şimdi de korkuyorum, o zaman da korkuyordum. çünkü bir fikrin tohumu zihne düştü mü, yaşanan her şey o fikri gerçekleştirmek üzere yaşanıyordu. ya da "bana öyle geliyordu."
duvarlarım yıkılmaz olmalıydı çünkü. sıkılmış bir yumruğa teslim olanlara hiç benzememeliydiler. çünkü biliyordun ki, insanların çoğu yumruklarını sıkıp bekliyorlardı ve yine biliyordun ki kimse vazgeçilmez değildi.