sokakta bir çocuk ölüyor. sadece oyun oynuyordu...
ben, sıcak evimde bir film izler gibi izliyorum olanları.
kopuyor... bacaklar bir yanda eller, kollar dört bir yanda.
ben, "fırında beşamel soslu karnabahar" adının nasıl da afili olduğuna gülüyorum.
okuduğum roman üstüne uzun uzun konuşuyorum.
ölü sayısı gazze'de üç yüz kişiyi geçiyor.
havanın soğuğundan dem vuruyorum.
vapurda kulağımdaki müzikle istanbul gözümde masal gibi göründüğünde çıkartmalıymışım kulaklığı ve bir filmde olmadığını hatırlamalıymışım.
"keşke" diyecek oldum.
"bırak şu keşkeleri!" dedi.
"keşke" dedim.
["çünkü ben bir gece içinde dünyanın en iyi insanından nefret edebilirim. kimine ha burnunu çekiyor diye, kimine çorapsız geziyor diye sinirlenirim.
Yemek yerken çıkan şapırtılar ya da sofradan bir türlü kalkmak bilmeyenler beni çileden çıkarabilir.
çatalının tabakta çıkardığı cızırtı, insanı ürküten hapşırık, bacağını diğerinin üzerine neden öyle attığı yüzünden birilerine düşman kesilebilir.
biri koluma girdi mi, şöyle şakacıktan elleriyle gözümü kapadı mı ya da bana bir hoş geldin süresinden fazlaca sarıldı mı öfke ile şaşkınlık arasında bocalarım.
çünkü bir insan bana biraz yaklaştı mı, kişiliği ile özgürlüğümü engelliyor ve ne olduğunu bilmediğim bir şeyleri zedeliyor gibi gelir bana.
fakat yine de ben insanlığı öyle severim ki kendimi hiç düşünmeden feda edebilirim."]