Sonra olduğu yerden kalktı ve karanlıklarda yaşayanların ebedi felaketine iştirak için kendi gözlerini oyan bir resulün semavi acısıyla elinde duran buruşuk mektubu parça parça yırttı ve rüzgâra doğru fırlattı. Kâğıt parçaları beyaz ve küçük birer tüy gibi bir zaman havada durarak ayrı ayrı istikametlerde uçuştular, sonra birer birer yere düştüler.
O zaman, Demir, arkasına hiç bakmadan Davul köyüne doğru hızla yürüdü!
Demir, kendisine o kadar yabancı gelen saadet hayalini, saadet ümidini dudaklarıyla içmek ister gibi bütün ciğerleriyle uzun uzun nefesler alıyordu.
Nihayet onun da elemi dinecekti. O da hayattan beşerî bir hisse alacaktı. "Hazin, benim olacak!" dedi. Ve kalbi aşktan genişliyor, titriyor, kuvvetli kuvvetli çarpıyordu.
-Hatırlıyor musunuz, Hazin Hanım? Siz daha mini mini bir çocuktunuz, ben o zamanlar yirmi yaşında ihtiyar bir adamdım. Sizinle burada dolaşırdık. Kaç defa bu kanepe üstünde oturduk. Ben size tabiat dersi verirdim. Siz bana daha derin şeyler söylerdiniz. Ne iyi anlaşırdık.
Hazin içini çekti:
-Evet, o zamanlar ne bahtiyardım! dedi. Sonra siz beni bırakıp gittiniz. Ben her akşam buraya gelir ve sizi arayarak ağlardım...