Kırıla kırıla, geriye bölünecek ebatta parçam kalmayınca, zamanla daha az kırılgan olduğuma inandırdım kendimi. Geçti gitti dedim. Geçip gittiğine inandırdım. İyi bir yalancıydım. 
O yaşlarda utangaçtım, kırılgandım. Deneme yanılma dönemi başlamamıştı henüz hayatımın. Kırılmaktan korkmamanın bir yolunun da, kendi kendini bin parçaya ayırmak olduğunu keşfetmemiştim daha. Cam bir fanusun içinde korumaya çalışıyordum kendimi. Yanlış geldiğim bir yerdi dünya, öyle hissediyordum. Sanki çok güzel bir yere gitmek üzere yola çıkmışım da, sonra gecenin bir yarısı yanlış durakta inivermişmişim gibi. Aksilik ya, o durakta metruk binalarla çevrili, tekinsiz tiplerin gezindiği, leş kokulu, izbe, korkunç, karanlık bir yermiş gibi.

Günahkar Âdem’in hayırsız evlatları böyledir. Nankör ve vefasız. Gidemedikleri şehirlerin ismini gittiklerinden, kendilerini sevmeyen insanların cismini sevenlerinden, gerçekleşmemiş hayallerin hevesini gerçekleşmişlerden berrak hatırlarlar. Kavuşamamak nasıl aşka teşvik ederse, vuslat da günü geldiğinde unutmaya azmettirir.