• 378 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Çok güzel kitaptı çok etkilendim demek isterdim ama diyemiyorum maalesef. İşgal dönemi İstanbul halkı, hapishane, düşünceler, gruplar vs. Evet bunlar hakkında zihninizde belli bir tablo oluşuyor. Ama biraz sıkıcı geldi kitap. Özellikle Kamil Bey'in hayatına giren insanların uzun uzun hikayeleri... Belkide benim kaçırdığım önemli detaylar oldu. Bilemiyorum. Bir de şöyle bir nokta var. Birinci kitaptaki çoğu kişiden bu kitapta çok az söz edildi. Olay örgüsüne sürekli yeni karakterlerin girmesi de bir zaman sonra bu kimdi, nerden geldi gibi aklınızı karıştıran durumları ortaya çıkarıyor. Velhasıl, okuyun sizde değerlendirin derim vesselam.
  • ''Düşman gemilerinin edepsiz bir kibirle Boğaz`dan geçişleri gözümün önüne geldi. Bunu geriye itmek, unutmak istedimse de beceremedim. Önce on torpido, ortada kruvazörler, arkada, dretnotlar, hiç bitmeyeceklermiş gibi temiz Marmaramıza giriyorlardı. Yirmi ikisi İngiliz, on ikisi Fransız, on yedisi İtalyan, dördü Yunan`dı. Çanakkale savaşlarımızın bilançosu iki yüz elli bin ölüymüş... Böyle namussuz bir sonuç için bu kadar korkunç bir bedel nasıl ödenir?''
    Kemal Tahir
    Sayfa 24 - İthaki Yayınları
  • 180 syf.
    ·12 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Felâtun Bey ile Râkım Efendi

    Bir döneme tanıklık etmek...

    Ahmet Mithat Efendi’yi okumak, bir imparatorluğun çıkış kapısında demli bir çay içmek ve sonra Boğaz’ın serinliğinde bir sandal üzerinde güneşin batışını seyretmek...

    Ne güzeldi, çok güzeldi, pek güzeldi...

    #1
    edebiyat1bilim1film maratonu okumalarımız kapsamında Türk edebiyatının geçmişten günümüze gelişimini takip etmek açısından çok çok önemli bir duraktı bu kitap. Edebiyatımızda “alafrangalığı-züppeliği” işleyen ilk eser olan “Felâtun Bey ile Râkım Efendi” kendi dönemine ve hatta sonraki yüzyıla ışık tutan güncel bir eser. Güncel diyorum çünkü hâlâ Râkımlar ile Felâtunlar olarak kişiliğini koyacak bir yer arayan insan kalabalığında savrulup duruyoruz. Şehrinizde yer alan “orta sınıf” bir mahalleye gittiğinizde birçok Râkım görebileceğiniz gibi “site-plaza” hayatına esir olmuş birçok Felâtun da sizi “yukarı mahallede” bekliyor olacak.


    İki ayrı tip, iki ayrı yaşayış biçimi: Bir tarafta Batı’nın sadece “fors”unu almaya niyetli bir karakter, öte tarafta ise dipçik gibi bir “deluğanlı”, Anadolu kaplanı”; eş dost ona hayran, kadınlar ona hasta!.. ️

    Tanzimat’ın genel özelliği olan “halkı eğitme” fikri, bu kitapta baştan sona anlatılan her şeyin hareket noktasını oluşturuyor.
    “Bakın sonunuz böyle olur!” tezinden hareketle oldukça şirin, meddah kokulu bir eser çıkmış ortaya.

    Meddah kokulu diyorum çünkü Ahmet Mithat Efendi rengarenk perdelerle süslenmiş minik sahneye elinde bastonuyla çıkıp kâh gülerek kâh bastonundan güç alıp bastığı sahneye dalıp gidip hüzünlenerek anlatıyor her ayrıntıyı. “Yazar araya çok girmiş!” eleştirisini havada bırakacak kadar şirin bir dede masalı gibi gelip geçiyor her şey. Zaten amacı “edebiyat yapmak” olmayan bu sakallı meddahımız, kitabını düz ve heyecansız ve boş olarak niteleyen “toy” okura şöyle sesleniyor geçmişten:

    “Ben, edebî sayılabilecek hiçbir eser yazmadım. Çünkü benim, eserlerimin çoğunu yazdığım sıralar­da, memlekette, edebiyattan anlamayanlar, nüfusumuzun bilâ-mübalâğa yüzde doksan dokuzunu teşkil
    ediyordu. Benim emelim de ekseriyete hitab etmek, onları tenvire, onların dertlerine tercüman olmaya çalışmaktı. Zaten ‘edebiyat’ yapmaya, ne vaktim ne de kalemim müsait değildi. Bunun içindir ki, haddi­mi hududumu bildim. Çizmeden yukarıya çıkma­dım ve edebiyatı Hâmid’lere, Ekrem’lere, yani erba­bına bıraktım.” (Türk Romanında İlk Alafranga Tip: Felâtun Bey-Abdullah UÇMAN)


    #tatkaçıran olabilir devamında ️


    Elbette romanı okurken okur, ben hangi tiplemeye daha yakınım sorusunu soruyor kendine. Ortaya “Felâtuncular-Râkımcılar” diye iki grup çıkıyor. ️ Her ne kadar Felâtun Bey kitapta “olumsuz” bir tip olarak tasavvur edilse de aslında bence özünde kendini arayan saf bir tip. Romanda çok az yer verilse ve dışlansa da esasında bir türlü kızamadığımız “Bu da böyle, n’apalım; aslında kalbi temiz...” dediğimiz bir arkadaş gibi. Râkım ise her ne kadar iyi bir tip gibi gösterilmeye çalışılsa da aslında “Aman sen de... Şark kurnazının teki!” diyeceğimiz bir arkadaş gibi. Hatta Râkım’ın şu sözü tüm kişiliğinin özeti gibi:
    “Ben ki herkesin takdirine şiddetle muhtacım, herkesi sevmeye bu açıdan da mecburum.”

    Bu durumda taraf tutmak zorlaşıyor ve imdadımıza “karakter gibi karakter” olan “Fedai Ana” yetişiyor. İyi ki varsın Ana. ️

    Sonuç olarak kitap boyunca Batı ile Doğu her anlamda karşılaştırıyor. Şöyle ki, Batı özentisi bir gencin mesire gezisi ile Doğulu Râkım’ın gezisi dahi karşılaştırılıyor. Biri sabahın ilk ışıkları ile Boğaz’da güneşin doğuşunu seyre dalarken diğeri... Vur patlasın çal oynasın! ️ Bu anlatılara “gereksiz” muamelesi yapmak esere ve ardındaki fikre haksızlık olur.

    “Sırık hamalı, ev altı, sarı tahta biti, pir ol, ateş sevilmek, yalancı dolma, odalık, alaturka misafirlik” için dahi bu kitap bir hazinedir. Bakmakla görmek ayrı şeyler malumunuz. Bu esere iyi bakarsanız çok güzel ayrıntılar keşfedersiniz.

    Misal, şaşılacak derecede kalabalık bir kesim “rakı”nın cumhuriyetten itibaren tüketildiğini sanmakta. Peki ya Dersaadet sokaklarında namı gezen ünlü “sakız rakısı”...️


    Bu arada özellikle kadınlar “odalık, esirlik, cariye, alaturka misafirlik hapsi” gibi kavramlardan sonra cumhuriyetin kıymetini eminim daha iyi anlamıştır.

    Bir güzel İstanbul hikâyesi, bir güzel meddah anlatısı bu roman. Sanki duvar yarıklarından ansızın odaya düşmüş de:

    “Ben İstanbul’un zevkini size bıraktım birader...”

    der gibi...
  • Anadolu ve İstanbul, istiklal ile esaretin, hürriyet ile mahkumiyetin birbirine zıt ve ters düştüğü iki ayrı parça halinde kalmıştır.
    Biz, memleketin esir edilmiş, iradesini kaybetmiş parçasını, hür ve müstakil kısma katmak istiyoruz.
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 187 - kültür bakanlığı
  • 120 syf.
    ·3 günde
    YAZAR HAKKINDA

    Abbas Sayar; 21 Mart 1923'te Yozgat'ta doğdu. Liseyi (1941) Yozgat'ta bitirdi. Yokluk yüzünden üniversiteye gidemedi. Daha sonra Türkoloji öğrenimi yaptı. İstanbul'da yazın çalışmalarına başladı. Sekizi roman, altısı şiir kitabı olmak üzere on dört yapıtı var. Kırk dört yıllık gazetesinde yüzlerce, binlerce başyazı yazdı.
    12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Yozgat'tadır.

    Gelelim kitaba... (Kitabın içeriğine değineceğim. Lütfen buna göre okuyalım.)

    İlk kez Abbas Sayar'ın bir kitabını okudum ve uzun zamandan beri ilk kez bir kitap bitirdikten sonra yüreğimin sımsıcak olduğunu duyumsadım! Sanki Dorukısrak ile birlikte ayaza bırakılıp yavrusundan, al tayından koparılan bendim. Sanki canavarların ulumaları benim güçsüz bedenimi kuşatmıştı. Sanki ölümle burun burunayken Çılkır'a sevdalanıp yaşama sırtımı yaslamaya çalışan bendim! Her bir duyguyu iliklerime dek duyumsadım.

    Sanki, sanki, sanki, sanki...

    İnsanlar kendini doğanın efendisi ilan edip diğer canlılardan üstün olduğunu düşünseler de ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Biz de salt bir canız ve diğer canlarla birçok ortak yanımız var. Aşkta, savaşta, barışta, yenilgide, zaferde, sevgide birçok birçok ortak yan...

    (Şimdi kitabın sayfalarına akalım...)
    Dorukısrak'ı Hüseyin'in oğlu İbrahim (Üssüğünoğlu İbraam) at güçlü ve gençken kendi çıkarı için sonuna dek kullandı. At yarışlarında onun sırtından para kazandı. Dorukısrak yaşlanınca ise onu kapı dışarı etti. Yılkıya bıraktı. Sıcacık ahırından başka yaşam alanı olmayan Dorukısrak sargın fırtınada, keskin ayazda acaba neler neler yaşayacaktı?Bütün bunlar İbrahim'in zerre umrunda değildi. Onun tek derdi ahırdaki saman eksilmesin. Aman cebinden gitmesin. İbrahim'in şöyle bir düşüncesi daha vardı: Eğer Dorukısrak bahara kadar canavarlara ve satlıcana o güzel canını kaptırmazsa başına bir yular geçirip onu yine ahırına alacaktı. Çünkü köylünün işi gücü için çalışacak hayvan gerekti. Ama şimdi aman samanı eksilmesindi.
    İbrahim'in bu davranışını ailesi onaylamasa bile sesini çıkartamadılar. İçinden kızdılar ve Dorukısrak'ı ahıra almadılar.
    Doru önce anlayamadı ne olduğunu. Defalarca ahırın yoluna düştü. Ahırın kapısına dayandı. Al tayına seslendi. Kişnedi, çığlığını duyurmak istedi. Her seferinde lanet olası İbrahim'in kalın değneği ile karşılaştı ve onca emek verdiği ocağından umudunu kesti. Yollara düştü...

    (İbrahim bana şunu düşündürdü: Acaba onu bu denli duyarsız, duygusuz, paragöz, hırslı ve acımasız yapan yokluk muydu?

    İbrahim sanki bu sorumu duymuş gibi bir yerde şöyle seslendi: "Ben de az gâvur değilim haa... Ben de dinsizim. O beli yumuşak zabını yılkıya bıraktığım için. Emme, kim dinsiz değil? Kim imansız değil? Herkesin yaptığı bu... Ben icat etmedim ya!"

    İbrahim'in kötülüğü toplumdan beslenmişti. Yoksa yokluk içinde bile insan yüreğini varsıl kılabilirdi. Zaman zaman öfkeli olsa da insan kalabilirdi. )

    Yollara düşen Doru'nun yalnızlığını Çılkır'ın yalnızlığı duydu. O soğuk yalnızlıkta birbirlerine sokuldular. Sımsıcak karıştılar. Bir olup zorlukların üzerine yürüdüler. Artık bir eşi vardı Doru'nun tek başına değildi. Derken bir gün karşına başka bir at daha çıktı. Adı Aygır'dı. Gençti, kuvvetliydi. Çılkır'dan daha kuvvetliydi, kurtları boğup atacak kadar kuvvetli. Çılkır'ın üzerine de atıldı. Zavallı Çılkır Doru'nun gözü önünde yenik düştü, gururu incindi. Çünkü Doru Çılkır'ı bırakıp Aygır'ın arkasından yürüdü. Aygır ise kendinden oldukça yaşlı ve çelimsiz olan Doru'nun yüzüne bile bakmadı. Ama onun lideri olduğu sürüye katılmasına da ses etmedi. Çılkır da daha sonra bu sürüye katıldı. Sürüdeyken yeniden Doru ile yakınlaştılar. O sürünün içinde birbirlerinin soluklarını yakından duydular.

    Yine karın, ayazın sargın olduğu bir zamandı... Doru sürünün arkasında kalmıştı. Artık adım atacak hali yoktu. Bedeni ölüme teslim olmak üzereydi. Onun yanına gelip ona destek veren tek at eşi Çılkır'dı. Yaşam soluyordu adeta kendisi de ölümün eşiğindeyken ... Kurt sürüsü yakaladı Çılkır'ı. Boğdu bir kenara fırlattı. Çılkır artık bir leşti. Kartala, tilkiye leş... Doru ise zayıf bedenini köyüne atmayı başardı. Köyde ona Hıdır Emmi sahip çıktı. Salt iyiliğinden mi? Hayır Hıdır Emmi'ye iyi desinler diye...
    Gösteriş için de olsa Doru'yu ayağa kaldırmayı başardı. Doru ayağa kalkar kalkmaz ahırı birbirine kattı. Çünkü artık o özgürlüğü solumuştu, boynu hiçbir yulardan geçmezdi. Hıdır Emmi de köylünün meydanda kalabalık olduğu bir sırada saldı Doru'yu! Hıdır Emmi iyi desinler yeter ki! İyi, dediler Hıdır Emmi'ye davulun her yanına vuran köylü...
    Doru doğaya karışınca buldu yılkı atlarını. (Atların sevinçten kişnemelerini okumadım, duydum duydum. :) )

    Ve bahar geldi. Doğaya can veren, yaşam müjdeleyicisi bahar!
    Kurnaz köylüler hiç düşünmeden yazıya saldıkları yılkı atların ardına düştüler. Bunlardan biri de elbette İbrahim'di. Önüne kattı al tayı, eline aldı yuları... Buldu yılkı atlarını. Doru al tayını görür görmez şahlandı. Evladını kokladı. Tam o sırada yuları başından geçirecek oldular. Doru şaha kalktı. İbrahim'in üzerine geldi. İbrahim korktu, geri çekildi. Sanki Doru "Artık bu yular bu boyundan geçmez." diyordu. Canım Doru, özgürlüğü, direnişi soluyan Doru...

    Al tayını da ardına düşüren Doru hızla gözden kayboldu.
    İbrahim daha sonra ne yaptıysa ne ettiyse onlara ulaşamadı.

    Yorum...

    İbrahim'e kuracak cümle bile bulamıyorum. O kadar çok var ki ondan. Ben Doru üzerine konuşmak istiyorum. Yazar Doru'yu başarılı bir şekilde anlatmıştır. Doru'nun kapı dışarı edilişi, arkasından verdiği mücadelesi ve mücadele sonrasındaki duruşunda insana özgü yan vardır. Hep özlemini duyduğumuz gerçek bir insana... Ama aynı zamanda Aygır'ı görünce Çılkır'ı bırakıp arkasına bakmadan giden Doru'da da insana has yanlar vardır. En iyisi benim olsun diyen, güçsüzlüğü sevmeyen içinden karası, yarası eksik olmayan İNSANA... Yazar insan dışındaki bir karakterde bile gerçekçilikten uzaklaşmamıştır.

    Her bir olayda örtülü bir anlam söz konusudur. Sözgelimi İbrahim'in yuları Doru'nun boynuna geçirirken al tayı kullanması bana aile kavramını sorgulattı. İşte yaşamda da böyle diye düşündüm: Çocuklarımızı kullanarak boynumuzdan o yuları geçiriyorlar. Behçet Necatigil der ya "Biz bu kadar eğilmezdik. Çocuklar olmasaydı."

    Ama canım Doru gelmedi bu oyuna.

    Kitabın sonunda Doru İbraam kafalılara sağlam bir tokat indirdi. Ne yalan söyleyeyim. O an Doru'nun yanında bir yoldaş olup onunla birlikte yitip gitmek istedim...

    Yazara yönelik küçük bir not: Abbas Sayar Yozgatlı olduğu için mi bilmiyorum, kullandığı sözcüklerin çoğu benim kültürüme de ait. Bu yüzden kitabı okurken ayrı bir tat aldım. Aaaa bu sözcüğü burada kullanmış, diye ailemle bile paylaşımda bulundum. Bazen de kullandığı sözcükleri sözlükte bile bulamadım. O an çok üzüldüm. Çünkü halk ağzına yabancı bir nesiliz. Benim işim gücüm Türkçe olduğu halde kendimi dilimin zenginliği karşısında zayıf buldum. Abbas Sayar'ın ise dile olan yetkinliği karşısında hayran kaldım. Diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Sözcüklerin ardından giden biri olarak bana çok şey katacağını düşünüyorum...

    Aaaa çok şey yazmışım. :)
    Neyse burada sözlerime son veriyorum:

    Sizler de yılkı atlarını tanıyınız.

    Keyifli okumalar...