herkesin kaybolduğu bir şehirde kendimi aramaya çalıştım. uzun zamandır yaptığım gibi, uzun zaman sonra da yapacağım gibi. bilmiyorum, belki de yeni şehirler, yeni insanlar tamamen aptallıktır benim için. ah, keşke biraz aptal olsaydım, belki o zaman mutlu olurdum. sanırım düşünmek insana bahşedilmiş en büyük lanet. peki insana bahşedilmişse düşünmek, neden insanların en büyük korkusu da düşünen insanlar? tanrı da korkuyor mudur düşünen insanlardan? düşünmek neden bu kadar yorucu ve yaralayıcı? güdüsel bir fonksiyondan ibaret değil mi? yeterince koşmaya başladığımızda, günler boyu koşu antrenmanı yaptığımızda ilk güne nazaran daha az acı verici, yorucu oluyor ya, yeterince “düşünürsem” daha az acı verici olur mu benim için? ya da senin için?
bilmiyorum, yine bilmediğim düşüncelerin içinde kayboluyorum ama bu sefer düşündüğüm her şeyi yazıyorum, parmaklarım bana yetişmeye çalışıyor, sahi “yetişme” nedir bu yetişme? neden herkes, her şey bir şeylere yetişmeye çalışıyor? neden yürüyen merdivenlerde koşan insanlar var? merdiven senin için yürümüyor mu zaten? ne için bu kadar acele ediyoruz? günün sonu için mi? yoksa bir gün gelecek olan, mutlak son için mi? neden bütün sonlar acelecidir?
kafamın içinde uğultular var, kafamın içinde koca bir çöplük var. kafamın içinde çok fazla soru var ve bu sorular gitgide soruna dönüşmeye başladı. kendimi çok fazla boşlamaya başladım. etrafımda çok fazla boş insan barındırdım, yıllarca kendimden uzaklaşmak için elimden geleni yaptım. ama artık çok yoruldum. düşünmek miydi bütün mesele? yoksa yeterince aptal olmamak mı? mutluluk, bizi de bulacak mı günün birinde? yoksa farklı gün, aynı bok yaşamaya devam mı edeceğiz bu gidişle?
üzgünüm, bu defa aşk değil konumuz. ama halledeceğim, hep yapamadığım gibi.