Annemin Uyurgezer Geceleri, sadece bir kadının değil; annesinin, anneannesinin ve hatta onlardan önce gelen kadınların hayatına tanıklık ettiğimiz çok katmanlı bir hikâye. Şehnaz’ın yaşamını merkeze alırken, yazar bununla yetinmiyor; onun hayatına değen her karaktere belirli ölçülerde ışık tutarak romanın sonunda okurun zihninde neredeyse tek bir boşluk bile bırakmıyor.
Şehnaz, annesi ve anneannesiyle birlikte yaşarken ömrünün son demlerinde bir tür “unutamama” hastalığına yakalanır ve bunun nedenini kendi hikâyesini anlatarak açar bize. Üniversitedeki evli hocasıyla tam otuz yıl süren, adına aşk dediği ama zamanla bir bağımlılık ve hastalık olduğunu fark ettiği yasak ilişki, romanın en sarsıcı damarlarından biridir. Kendinden sürekli ödün verdiği, hep eksik ve ezik hissettiği bu ilişkide, aşkın köleliğe dönüşmesine tanık oluruz. Bir yanda narsist bir adamın elinde manipüle edilen, özgüveni yavaş yavaş yok edilen bir kadın; diğer yanda kuşaktan kuşağa aktarılan yaralar, bastırılmış acılar, sağlıksız anne-kız ilişkileri…
Hikâyenin kırılma noktası ise bir gece annesinin uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlar. Bu fark ediş, sadece bugünü değil, geçmişi de altüst eder. Aile sırları bir bir dökülür; Şehnaz’ın ebeveynleriyle, hatta atalarıyla ilgili doğru bildiği pek çok şey yerle bir olur. Bir elinde netleşen gerçekler, diğer elinde asla öğrenmek istemediği belirsizliklerle ne yapacağını bilemez hâlde kalır. Hayat, adeta üst üste tokatlar indirirken, okur da onunla birlikte sarsılır.
Benim için romanın en etkileyici tarafı, aşkı romantik bir kurtuluş gibi değil; çoğu zaman insanı yavaş yavaş tüketen, maskelerle sürdürülen bir yük olarak göstermesiydi. İnsan bu kadar yükü nasıl taşır? Hayatına aldığı her şeyi kendinden eksilterek mi yaşar?
Hem çok gözü kara hem de
Geçmişime, geleceğime, hayatımın bütün zamanlarına bakıyorum ve zamanın bir erozyon olduğunu düşünüyorum. Zaman üstümüzden geçiyor, bizi ve her şeyi incecik rendeliyor, her şeyi toza dönüştürüyor.