Halil Cibran’ın Deli adlı eseri benim için sayfa sayısıyla değil, bıraktığı iz ile ölçülen kitaplardan biri oldu. Kısa bir metin olmasına rağmen okurken ve okuduktan sonra zihnimde açtığı alan oldukça genişti. Bitirdiğimde “bitti” hissinden çok, sanki bir şeyler yeni başlamış gibiydi.Yeni bir kapı aralanmış hissi daha baskındı.
Bu kitap bana, edebiyatın bazen açık açık konuşmak yerine ima etmeyi seçtiğinde daha güçlü olabildiğini hissettirdi. Okuduklarım tek bir anlama sıkışmıyordu; her bölümde, hatta bazı cümlelerde bile birden fazla anlam ihtimali seziliyordu. Aynı metnin, okuyan kişiye göre bambaşka yerlere dokunabileceğini düşündüm. Bu çok anlamlılık hâli ‘’bilinçli bir belirsizlik’’ gibi benim için eserin en çarpıcı yönlerinden biriydi.
Halil Cibranın genel eserlerinde olduğu gibi kitabın içindeki metinler birbirinden bağımsızdı; her biri ayrı bir hikâye, ayrı bir ses gibiydi. Ama yine de hepsini okurken aldığım hissiyat neredeyse aynıydı. Her metin, beni kısa bir süreliğine gerçeklikten koparıp başka bir düşünce düzlemine taşıdı. Okurken sık sık durup bir noktaya bakarken buldum kendimi; sanki metin benden acele etmememi, biraz durmamı istiyordu.
Halil Cibran’ın neden “Doğu’nun Nietzsche’si” olarak anıldığını bu kitabı okurken çok daha iyi anladımış oluyorsunuz. Nietzsche’de hissettiğim o rahatsız edici ama uyarıcı sorgulama duygusu, Deli’de de vardı. Topluma, akla, normalliğe dair söylenenler; “deli” olanın gerçekten kim olduğu sorusu bende uzun süre kaldı. Okurken iki yazar arasında açık bir etkileşimden çok, benzer bir ruh hâli yakaladım diyebilirim.
Benim için Deli, anlamını hemen ele vermeyen ama sabırla bakıldığında kendini açan bir kitap oldu. Her okurda başka bir yere dokunacağına inanıyorum; hatta aynı kişinin farklı zamanlarda okuduğunda bile başka