“Rekabetçi bireycilik utanç, haset ve öfke üretiyor. Bize sürekli “Yeterince iyi değilsin!” diyor. İyi de belki de biz çiçekleri kollamakta en güzeliz, tankların üzerine yürümekte en cesuruz, dost için fedakarlık yapmakta en mahiriz. Belki de en masum en hesapsız sevgi bizimkisi. Belki de modern hayat bizi hiç anlamıyor! Biricikliğimizi, ruhumuzun bize özgü renk ve seslerini ölçemiyor, takdir edemiyor! Rekabet kültüründe herkes kaybedendir. Kaybedenler kaybeder, kazananlar görünüşte kazanır. Ruhların bu esir pazarında, yarışmaya dahil olmak zaten kaybetmektir. Kazanan rahatlayamaz bir türlü, nasıl rahatlasın ki ? Ya birileri onun mevkisine tırmanır da o makamı elinden alıverirse ? Devamlı bir statü endişesi. Ya kaybedersem ? “Zafer ve sükunet aynı evde oturmaz,” demiş Montaigne. Tepeye tırmananlarda sürekli bir endişe: Ya aşağı düşersem? Kendi değerimizi başkalarının insafına, başkalarının eline bıraktığımızda sürekli tahtımızdan edilme korkusuyla yaşarız. Alkış hep dışarıdan geldiğinde bir tür bağımlılık geliştirir ve aferin iptilasının yarattığı yoksunluğu daha çok aferin ve daha çok alkışla yatıştırmak isteriz.“