İlköğretim Türkçe Programı'ında (2018);
OKUMA KÜLTÜRÜ (5)
İLETİŞİM (6)
BİLİM VE TEKNOLOJİ (9)
SANAT (13)
olmak üzere bu 4 tema dikkatimi çekti. Nedenini açıklıyorum.
Okuma Kültürü ;
Öğretmenler, öğrencilere bir kültür aşılayacaklar ama bunu nasıl yapacaklar? Cevapları kendileri de bilmiyorlar. Bizzat stajımda gördüm. Benim ilkokul öğretmenim sırf biz okuma hırsımız olsun, okumayı sevelim diye hızlı okuma yarışması yaptırırdı ve haftada 2 saati okuma saati olarak ayırırdı ve kendisi de okurdu. Her hafta bize en az iki kitap bitirtir ve gerçekten okuduğumuzu kontrol etmek için özet isterdi bizden. Şimdi ise "okudunuz mu çocuklar?" "Evet öğretmenim" bitti. Gerçekten okudu mu peki çocuk? İşte orası muamma.
.
İletişim
Evet belki de en en önemli tema ama kimin umru kii? İletişim için ne yapıyor hocalar? Stajlarımda bizzat gördüm. Çok söz alan öğrenciler, öğretmenin af edersiniz ama yalakası olan öğrenciler hep ön sıralarda ve daima söz onlar da. Peki ya diğerleri? Hemen söyleyim en arkada ve söz alıp yanlış bir şey söyleyince hakarete maruz kalanlar. Nerde kaldı kazandırılması gereken iletişim?
.
Bilim ve Teknoloji
En yanlış anlaşılan ünite. Neden mi? Teknoloji ve bilimin iç içe olması vurgulanması gerekirken öğretmenler teknoloji olmadan bilimin bir işe yaramayacağını anlatıyor. Bilim, bilgisizlik gibi gösteriliyor.
.
Sanat
Hiçbir zaman son zamanlar değeri olmayan bir şey. Neden? Çünkü bir bakın etrafa. Ressam olana, heykeltıraş olana, seramikçi olana sadece işsiz gözü ile bakılıyor. Peki ya bu estetik güzellikler ne olacak? Onlar olmadan nasıl güzelleşecek bu dünya? En basit örneği ;Mersin sokaklarını karış karış boyayan ablamız. Ondan mutlusu var mı? Sanatını icra ediyor sevdiği işi yapıyor. Bu işler basit gibi görünüyor herkese. Peki sen o işsiz olarak gördüğün insanın yaptığı sanatı icra edebilir misin? Tabii ki yapamazsın.
.
.
Bunlar benim şahsi düşüncelerim. Bir şeyi eleştirmek falan değil amacım. Sadece bana göre yanlış olan ve yanlış aşılanan şeyleri belirtmek istedim. Burada içimi dökmek istedim.

Makaleler
*Söylemek ve söylenmek*

Yıllardır söylenip duruyoruz. Kendimiz konuşup kendimiz dinliyoruz.
Hem yerel ölçekte, hem de dünya sahnesinde.
Kendin pişir kendin ye, mantığı biraz da bizimkisi.
Bir kulaktan giriyor, ötekinden çıkıyor söz.
Yel taşıyor, duvara yapıştırıyor fakat deprem gelip yıkıyor. Satan memnun ama alanın umurunda değil.
Politik beklentili ve günü kurtarmak içindir söylenmek.
Gaz vermek ve gaz almak içindir söylenmek.
Kinini kusmak, hıncını almak, rakibi devirme çabasıdır söylenmek.
Peki söylemek nedir?
Önce bir edebiyat terbiyesinden geçeceksin usulünce. Toplumu anlamak ve dinlemek için toplumbilimiyle biraz haşır neşir olacaksın.
Kendini ve evreni tanıma çabasına gireceksin.
Etik ve estetik güzelliği olacak cümlelerinin.
Fen ve teknolojiye yön vermeli nutukların.
Hepsinden önemlisi; mantık öğeleriyle örülmüş felsefi temelleri vardır söylemenin.
Kalıcı ve beyinlerde kabul, gönüllerde iz bırakmak istiyorsa söz, bu aşamalardan geçmeli. Ya da susup, sahibine teslim etmeli.
23.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Yazımın yayınlandığı web adresi:
http://www.edebiyatevi.com/...ek-ve-soylenmek.html

Çağrı Önal, bir alıntı ekledi.
Dün 23:30 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Çıplak iki beden, eğer bir Yunan heykelinde vücut bulmuşsa sanat, romantik çağın ressamı Goya'nın tuvalinde estetik; bir genelev döşeğinde et; aşkla şekillenmiş birlikteliklerin koynunda ise kutsaldır."

Filozoflardan Seksi Şeyler, Emine Supçin (Sayfa 26 - Destek Yayınları)Filozoflardan Seksi Şeyler, Emine Supçin (Sayfa 26 - Destek Yayınları)

Bazı yanlış ifadeleri/tanımları düzeltmek istiyorum.
Sanat felsefesi ile estetik aynı şey değildir.
Sanat felsefesi: insan eliyle yapılmış olan eserlerin (resim, heykeltraş, müzik, şiir, roman...) güzelliği üzerine konuşur.

Estetik ise; insan eliyle yapılmış olanlarla birlikte doğada/evrende var olan (ay, yıldız, dağ, bitki, hayvan...) tüm güzellikler üzerine konuşur.

Bu söylediklerimin şu sonucu da ortaya çıkarır. *Estetik sanat felsefesini kapsar.
*Her sanat felsefesi estetiğin konusudur ama estetiğin her konusu sanat felsefesinin konusu değildir.
*Sanat felsefesi estetiğin alt kümesidir...

Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar...
https://www.youtube.com/watch?v=3rzrbGcbBac

Ben,
İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
Ben yaşarken koptu tufan
Ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
Her şeyi gördüm içim rahat
Gök yarıldı, çamura can verildi
Linç edilmem için artık bütün deliller elde
Kazandım nefretini fahişelerin
Lanet ediyor bana bakireler de.
Sözlerim var köprüleri geçirmez
Kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
Kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
Uçtum ama uçuşum
Radarlarla izlendi
Gayret ettim ve sövdüm
Bu da geçti polis kayıtlarına.

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
Ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
Kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
Laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
Ruhum sahte
Evi Nepal'de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
Sınıfları doğrudan geçip
Gerçekleri gören gençlerin gözünde.

Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
Kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
Sanki ne anlıyorum?
Ola ki
Şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
Çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
Devlet sırrıyla birlikte insanın
Sinematografik bir hayatı olabilir
O kibar çevrelerden gizli batakhanelere
Yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
Ve sonunda estetik bir
İdam belki!
Evet, evet ruhu olmak
Bütün bunları sağlayamaz insana.
Doğruysa bu yargı
Bu sonuç
Bu çıkarsama
Neden peki her şeyi bulandırıyor
Ertelenen bir konferans
Geç kalkan bir otobüs?
Milli şefin treni niçin beyaz?
Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
Ne saçma! Ne budalaca!
Dört İncil'den Yuhanna'yı
Tercih edişim niye?
Ben oysa
Herkes gibi
Herkesin ortasında
Burada, bu istasyonda, bu siyah
Paltolu casusun eşliğinde
En okunaklı çehremle bekliyorum
Oyundan çıkmıyorum
Korkuyorum sıram geçer
Biletim yanar diye
Önümde bir yığın açalya
Bir sürü çarkıfelek
Gergin çenekli cesetleriyle
Önümde binlerce çiçek
Korkuyorum sıra sende
Sen de başla ve bitir diyecek.
Yo, hayır
Yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
Söyleyin
Aynada iskeletini
Görmeye kadar varan kaç
Kaç kişi var şunun şurasında?

Gelin
Bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
Bana kötü
Bana terkettiğiniz düşünceleri verin
O vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
Ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
Onları verin, yakınmalarınızı
Artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
Ben aştım onları dediğiniz ne varsa
Bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
Boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
İçinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
Verin bana
Verin taammüden işlediğiniz suçları da.
Bedelinde biliyorum size çek
Yazmam yakışık almaz
Bunca kaybolmuş talan
Parayla ölçülür mü ya?

Bakın ben, bir çok tuhaf
Marifetimin yanısıra
İlginç ödeme yolları bulabilen biriyim
Üstüme yoktur ödeme hususunda
Sözün gelişi
Üyesi olduğunuz dernek toplantısında
Bir söyleve ne dersiniz?
Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
Kazanana vertigolar, nostaljiler
Karasevdalar çıkar.

Yapılsın adil pazarlık
Kapılsın yapılacaksa
işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
Sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
Ne yapsam
Döl saçan her rüzgarın
Vebası bende kalacak
Varsın bende biriksin
Durgun suyun sayhası
Yumuşatmayı bilen ateş
Öğüt sahibi toprak
Nasıl olsa geri verecek
Benim kılıcımı.

Gökay Sarı, Zargana'yı inceledi.
 Dün 00:20 · Kitabı okudu · 5/10 puan

Günday’ın beni en az etkileyen romanı oldu. Yazarın sistemini ve karakterlerini oldukça iyi tanıyan biri olduğumu söyleyebilirim, ancak Zargana beni içine alamadı.

Günday’ın romanlarında karakterler ekstrem davranışlar sergileyebiliyorlar doğru, kurgu da gündelik hayatta pek ihtimal vermediğimiz olasılıklar çerçevesinde şekillenebiliyor. Günday, tüm bu “olağandışı” unsurları ustaca sistemleyebiliyor normalde, okuyucusuna yaratmış olduğu dünyayı mantık hatalarlarını sıfıra indirgeyerek ve kurgu geçişlerini sağlam kalıplara oturtarak yapabiliyor bunu.

Bahsettiğim kabiliyetini en zayıf şekilde sergilediği eserlerinden biri bence maalesef bu. Elbette, okuyucu olarak benim eksikliklerim de söz konusudur, ancak yazarın tüm eserlerini okumuş biri olarak; Zargana ile birlikte Kinyas ve Kayra’da pek çok defa Günday’ın kurgusunun, yarattığı dünyanın sınırları dışına çıkmak zorunda kaldım.

Zargana’nın bir diğer özelliği de, yazarın tüm eserlerindeki karakterlere gayet tabii bir benzerlik göstermesine rağmen, kompleks karakter gelişiminin temel nedenlerini, yani zat-ı muhteremin niçin böyle bir zat olduğunu, ve kurgudaki olaylara neden, nasıl ve ne zaman tepki vereceğini okuyucusuna çok belli ediyor. Günday bunu bilerek yapmış elbette, ancak bunu minimumda tutarak, okuyucusuna karakterlerini sürekli sorgulatmayı başararak yaratmış olduğu olduğu şahane eserleri var; Malafa ve Piç gibi.

___Yazının Devamı SPOILER İçerir___

Zargana’nın, iki kimyasal uyuşturucu maddeye verdiği tepkiyi gerçekten de muazzam bir şekilde betimlediğini eklemeden geçemeyeceğim. Bu eserde beni galiba en fazla heyecanlandıran bölüm buydu.

Bunın dışında, Günday’ın kaleminin sert kurguların altına imza attığını biliyoruz, yine oldukça çarpıcı birkaç sahneyi aklımıza tüm rahatsız ediciliği ve unutulmazlığı ile işlemeyi başarıyor. Günday okurken tedirgin olmamak epey zor, keza Zargana’nın tecavüze uğradığı sahne yazarın, dilediğinde okuyucusunu nasıl da pençeleri arasında kitleyebildiğini gösteriyor. Rahatsız oluyor, hatta okumak istemiyor ve kaçacak bir delik arıyorsunuz, yine de okuyorsunuz.

Yeraltı Edebiyatı kavramını etiketleştirip bir popüler kültür malzemesi haline getiren onca sevimsiz yazar ve eserin zırvaladığı tecavüz, alkol, kan ve ter, kavga, uyuşturucu, kusmuk falan filan saçmalar dolusu bir zırvalıktan oluşan o ergen edebiyatını düşününce, Günday’ın bu zibidiliklerin ve zibidilerin haddini bildirdiğini düşünüyorum.

Zira, Günday yukarıda bahsettiğim saçmalıkları alıp, ustaca yoğuruyor ve onları anlam ve estetik kaygısının ince süzgecinden geçirerek bir kurguyu “gerçek anlamda” nasıl sertleştirebileceğini çok iyi biliyor.

Zargana’daki protagonistin kimyasal maddeler ile etkileşimi ve uğradığı şiddetin betimlenişi yazarın az önce bahsettiğim niteliğini gayet güzel bir şekilde kanıtlıyor bence.

Tuğçe, Şeytanın Saati'yi inceledi.
21 May 21:19 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

“Öyleyse rahat edin. İnsanları bozarım, doğrudur, çünkü hayal ettiririm. Ama Tanrı daha kötüdür — en azından bir anlamda, çünkü o, çok daha az estetik olan bozulabilir bedeni yarattı. Düşler, hiç olmazsa, çürümez. Geçer. Böylesi daha iyi, öyle değil mi?”

Mutlak ki Pessoa yaşarken bir bütün haline gelseydi bu eser, bambaşka yerlere giderdi. Yine de güzel hissettirdi zaman zaman. Yine, yine ve yine, elbette bir Huzursuzluğun Kitabı değil :)

Tuğçe, bir alıntı ekledi.
21 May 20:01 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

“Öyleyse rahat edin. İnsanları bozarım, doğrudur, çünkü hayal ettiririm. Ama Tanrı daha kötüdür — en azından bir anlamda, çünkü o, çok daha az estetik olan bozulabilir bedeni yarattı. Düşler, hiç olmazsa, çürümez. Geçer. Böylesi daha iyi, öyle değil mi?”

Şeytanın Saati, Fernando PessoaŞeytanın Saati, Fernando Pessoa
fr., bir alıntı ekledi.
21 May 19:15 · Kitabı okuyor

Bir yıkıntı, rastlantı sonucu oluşmuş estetik bir nesnedir. Kuşkusuz güzelleştirilmesi amaçlanmamıştır. Yıkıntı üretilmez, ona bakım yapılmaz. Yıkıntı aşağıya, yığına yönelmiştir. En güzel yanı çöküşe karşı ayakta kalan bölümüdür.

İntihar, Edouard Leve (Sayfa 10 - Sel)İntihar, Edouard Leve (Sayfa 10 - Sel)