• Dorian Gray'ın Portresi
    Ne güzel bir kitap okudum ben öyle. Kitabın yarısının altını çizebiliridm. Öyle güzel öyle sorgulayacı sözler vardı ki içinde. Hepsine katılmasam da anlatımın güzelliği sayesinde mest oldum diyebilirim.
    Beni en çok etkileyen kitaplar arasında yerini aldı. Hele Dorian Gray içinde ne kadar kötülükler beslese de o benim aklımda hep Yunan Tanrıları gibi estetik ve güzelliği bozulmamış olarak kalacak bir karakter. Filmi varmış izlemeye korkuyorum aklımdaki kadar güzel değilse hayal kırıklığı yaşarım diye.
    Ama Dorian Gray'den önce bence kitaba damga vuran ve gidişatı tamamen değiştiren Lord Henry oldu. O kadar alengirli konuşuyor ki insan dediklerine katılmasa da katılmak zorunda hissediyor kendisini. Zaten Dorian'ın içerisinde bulunduğu duruma düşmesine sebep olan da kendisi.
    Basil tutkuyla aşık olduğu  Dorian'ın portresini yaptığında yakışıklılığının ve asaletinin farkına varır Dorian. Henry'nin sözleriyle de Portresine başka bir gözle bakmaya başlar. Tek dileği kendisinin portredeki kadar yakışıklı kalması ve yaşlanmamasıdır. Öyle bir duruma gelir ki portredeki yakışıklı halini bile kıskanmaya başlar.
    Kendisi yerine portresinin yaşlanmasını istemesiyle tüm hayatı değişime uğrar. Portre yaşlandıkça acımasızlığı artmaya başlar.
    Yazıldığı dönemde büyük yankı uyandıran kitap bence her yıl tekrar tekrar okunabilecek kadar güzel ve dolu dolu. Estetik, sanat, haz, güzellik, çirkinlik, dostluk gibi kavramları derinlemesine inceleyen bu kitabı kesinlikle herkese tavsiye ederim.
  • Bir başdır düşünür bakar etikle estetik arasında.
    Bir mermidir yatar kalkar namluyla el tetik arasında.
    Aklıyla gönlünü okşar gönlüyle uyandırır aklını.
    Her an bir ölüye ağlar yaşamlarla betik arasında.
  • Maya zigguratlarının dört tarafının da merdiven olması nasıl saçma bir düşünceye dayanıyor bilir misiniz; vahşi ormanda yılandan korkan Mayalar bu sürüngeni kutsallaştırıyor ve günün her saatinde, güneş nerede olursa olsun yere yılan gölgesi düşmesi için piramidi bu şekilde yapıyor. Sonuç ne? Saçma sapan bir inançtan doğan müthiş bir estetik. Dünyadaki tüm tapınaklar, altarlar, piramitler gibi. Bu yüzden bazı şeyleri boş inanç diye küçümsemeyin, onlarsız insan kültürü olmazdı; ne mimari, ne müzik, ne edebiyat.
  • Aşk, şehvetin estetik şeklidir.
  • TDK'ya göre kombinezonun iki anlamı vardır. Bunlar:

    1. Bir işi başarıya ulaştırmak için alınan önlemler, düzenleme.

    2. olarak, kadınların giydikleri kısa ve kolsuz iç çamaşırıdır.

    Kombenizon, kıyafet içine girilerek hem bir astar görevi gören hem de vücut hatlarının daha estetik bir form kazanmasını sağlamaktadır. Kombinezon kategorimizde kıyafetlerinizi daha rahat giymenizi sağlayacak, daha estetik vücut hatlarına sahip olmanızı kolaylaştıracak ve şıklığıyla da göz kamaştıran birçok farklı model bulunuyor. İster astar olarak, ister sıkılaştırıcı, isterseniz kıyafetinizi tamamlayıcı olarak kullanabilirsiniz.
  • “Yalnızlığı konuştuk. Kadınları, erkekleri.
    Kişi ne yaparsa yapsın, nerede olursa olsun, nasıl yaşarsa yaşasın, hep yalnız olduğunu söyledi.
    İnsanoğlunun estetik duygusundan yoksun olduğunu ve birbirine çok kaba davrandığını, bu durumun da hayatı anlamsız hale getirdiğini söyledi.
    Tüm bunları konuşurken Beethoven hep eşlik etti.
    Sonra Çaykovski.
    Bir sürü heykeltıraş, ressam, romancı ve şairden söz etti.
    Birçoklarının derin mi derin yalnızlığından.
    Çoğunun o korkunç yalnızlığını dağıtmak için sanata sarıldığını, sanatta derinleştikçe de yalnızlıklarının büyüdüğünü söyledi. Sonra büyüyen yalnızlıklarının getirdiği yıkımlar, ölümler, intiharlar...
    Yalnızlığın önü tutulamıyormuş. Öyle dedi.”
  • Kitabın ön sözünde sosyalizm ve oscar wilde isimlerinin yan yana gelmesi şaşırtıcı olabilir gibi şeyler yazılı ama bence hiç de değil, tam aksine oscar wilde gibi yazılarında da hep şahit olduğumuz üzere 'güzel'e tutkun, estetik duygusu son derece gelişkin birinin sosyalizme inanmasında şaşırtıcı hiçbir taraf yok. Söyledikleri, temelde Marx öncesi ütopik sosyalistlerini andırıyor, -o, her ne kadar ütopik olmadığını söylese de-. Bireyselliğin sosyalizm sayesinde gerçek anlamda açığa çıkacağı gibi ilk bakışta ters gibi gelebilen ama özünde doğru bir noktaya işaret eden ilginç sözler barındırıyor kitap. Düşününce toplum olabilmek için de, sınıf bilinci için de öncelikle birey olmak, kendi gerçekliğinin farkına varmak gerekmiyor mu zaten? Öyle olmadığı için de halk değil sürü oluyoruz çoğu zaman. Bu noktada Valerie solanas'ı hatırlıyorum. Onda da -erkek kadın saçmalıklarını saymazsak- sevgi ve çalışma hayatı üzerine buna benzer değerli pasajlar mevcuttu.

    Elbette ki meselenin devrim yapmakla hallolmayacağı ve esas meselenin onu korumak olduğunu, bunun için de o nefret ettiği otorite ve şiddete biraz ihtiyaç olduğunu bilemezdi tabi. Bunlar onun yaşamından sonraki deneyimler. Bkz. Lenin<3 Ki zaten söylediği şeyler esas olarak felsefi açıdan kavranmalı. Estetize edilmiş soylu bir itiraz!

    Bazen o kadar güncele ve dar politik yaklaşımlara dalıyoruz ki esas olayı unutuyoruz. Bana göre sosyalizm her şeyden önce insan sevmenin ideolojisidir. Onu en estetik haliyle açığa çıkarmanın mücadelesidir. En temel nokta budur. Yer yer bu kavrayışın hatırlanmasında fayda var. Hele yaşadığımız zaman gibi devrimin gerilediği, gericiliğin hortladığı, ilericilik anlamında yaprak kımıldamadığı zamanlarda başlangıç noktasına dönmekte fayda var: O içteki cevheri canlı tutabilmek için.

    Yoksulluk, eşitsizlik, insanın insanı sömürmesi ve bununla birlikte sadece mevcut durumu sürdürmeye yarayan lanetli hayırseverlik gibi şeylere sonsuz bir kin; iyiye ve güzele, insan ruhunun çiçek açacağı o eşitlik ve kardeşlik davasına sonsuz bir inanç. Oscar Wilde'nin bu duygularını ben de paylaşıyorum. Çünkü bu kin ve inanç olmadan hayat son derece anlamsız. Ve mesafeler çok can sıkıcı:/