Modern dramanın babası sayılan Henrik Ibsen, geleneksel drama kurallarının dışına çıkarak insanın psikolojik durumunun sahneye yansıtılması gerektiğini düşünmüş, "düz karakter" kalıbını yıkmayı başarmıştır. Ibsen'in oyunlarında karakterler hayat tabularına karşı savaşan ve geleneksel normları yıkmaya çalışan karakterler olarak önümüze sunulur. Ibsen bu karakterleri kendine has özellikler üzerine inşa eder ve buna "Ibsenian" karakterler denir. "Bir Bebek Evi" oyununu incelediğimizde her karakterin sosyal çevrede yer edinmek için pek çok rol üstlendiğini ve bu rollerin gereklerini yerine getirirken altında nasıl ezildiklerini görürüz. Nora karakteri, "anne", "ev hanımı", ve "eş" rollerini üstlenerek benliğini geride bırakır. Fakat oyun ilerledikçe Nora'nın kabuğundan çıkma çabası kaçınılmaz hale gelir. Bunca zaman rol yaparak yaşadığı hayatta, artık kendi benliğini korkmadan sergilemek ister.
Ibsen dinamik bir karakter yaratarak, Nora üzerinden tüm insanlığa değinir bir nevi.
Hepimiz toplumda yer edinmek için çeşitli maskeler takıyoruz, fakat önemli olan bu maskeleri çıkarma cesareti gösterebilmektir.
His soul swooned slowly as he heard the snow falling faintly through the universe and faintly falling, like the descent of their last end, upon all the living and the dead.
Joyce'un "Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi" adlı romanın ardından bu kısa romanı okuyarak karşılaştırma yapmak istedim. Diğer romanda "künstlerroman"( kişinin psikolojik gelişiminin anlatıldığı roman türü) etkileri görürken burada tam tersine bulunduğu yeri terk etmeyen, bulunduğu çevre içinde fazlaca entelektüel kalan ve onu anlamayan kişilerin arasında yaşadığı bir roman kahramanı görüyoruz. Romanda sıkça tekrar edilen olaylara yer verilerek insan hayatın tekerrür eden ve sınırlı yapısına değinilmiş.
Diğer modernist eserlerde olduğu gibi ölüm teması insan üzerindeki psikolojik yansımaları ile ele alınmış ve şahsımca soyut bir ölüm kavramı ele alınmaya çalışılmış. Romanın son sayfalarına doğru ilerlediğimizde, Gabriel karakterinin yalnızca entelektüel olarak çevresine yabancılaşmasının yanında, aşk hayatında da başarısızlığa uğradığını ve eşine olan aşkının yavaşça öldüğünü görüyoruz.
Joyce, bu romanında anlaşılamamanın, karşılığı olmayan, harcanmış bir sevginin insan üzerindeki yıkıcı etkisine değinerek okuyucunun kalbine dokunmayı başarıyor.