Bir ailenin parçalanışı üzerinden Güney Afrika'nın siyasi geçmişini, içim parça parça okudum. Ah Amor, ne zor o yaşta anneyi toprağa koymak, ne zor hiç bağın yokmuş gibi davransan da tek tek etrafındakilerin gittiğini görmek ve ne acı sen gittiğinde arkada bir tek kişinin bile kalmadığını bilmek...
Peki ama kitabın ana karakterleri kimdi? Hissedilmeyen varlığı ile her şeyi bilen ve varlığı ile olayların şekillenmesini sağlayan Salome mi? Kimi zaman Amor'un yazgısını onun yazgısına döndürüğünü düşündüğüm kişi de olsa, çoğu zaman Güney Afrika'nın ta kendisi oldu Salome benim için. Paylaşılamayan birçok şeyi simgeliyordu... Herkesten her şeyden önce oradaydı. 4 ölüm gördü.
Hastalık - Kaza - Cinayet - İntihar
Bu dört ölümle ülkenin 10 yılda bir değişen siyasi yüzünü gördük. Salome' in cenazelerdeki görünürlüğünün artması toplumsal değişimi gösterse de, tıpkı aile bireylerini değişen ölüm sebepleri gibi ülkede olumsuzluklarla çevrildi.
1600ler başlayan sömürü düzenin yüzyıllar sonra o topraklara yarattığı etkiyi o kadar güzel tarif etmiş ki yazar. Sayfa 273'de her iki kadın için 'Hem yakındır hem değildiler. Yapışıktılar ama ayrıydılar. Bu ülkeyi bir arada tutan o tuhaf ve basit birleşmesinden biriydi bu da işte.' O iki kadının gerçekliği sanki ülkenin,siyahlar ve beyazların gerçekliğiydi.
Sonunda Amor'un artık kendini normal hissetmesi dışında benim de kendimi iyi hissettiğim tek bir satırı olmadı bu kitabın. İçim sıkılırken, büyük bir zevkle okudum.
Hindistan'ın coğrafi yapısını şekillendiren depremler, sanki yazarın kitabın akışını da belirlemesini sağlamış. Yazar bu akışta birbiriyle ilintili 4 hikaye yaratmış; her hikayenin yan karakterlerinin bir sonraki hikayede daha öne çıktığı hikayeler... Bu hikayelerde Hindistan'ın coğrafi,kültürel ve dini zenginliklerinin yanı sıra değişen siyasi yapısını da gözlemlememizi amaçlamış.
Bir yandan bunu yaparken bir yandan da, daha kitabın başında bize zaman geçse bile özünde hiçbir şeyin değişmeyeceğinin haberini veriyor.
(Syf 62; Değişimin gereksizliğini deneyimlemişlerdi. Hayatlar değişebilirdi ama meşgaleleri aynı kalacaktı.) Kadının toplumdaki yeri,toplumun hiçbir şekilde değişmeyen kadından beklentisi gibi...!!!
Büyülü gerçekçilik olarak kabul gören bu kitabı, okurken Hinduizmin yaşam-ölüm döngüsüne olan inancından dolayı gerçek olarak kabul edip okudum. Chanda Devi kocası ile birkaç doğumdur ruh eşi olduğuna gerçekten inanıyordu. Girija Prasad da karısının hissettiklerine... Ben de onlara inandım.
Özellikle ilk 2 hikayeyi büyük bir keyif ve hayranlıkla okudum. Diğer hikayelerde de yeniden doğumlarına şahitlik edeceğim beklentisi ile devam ettim. Belki bu beklentimden, belki de yazarın neredeyse bu 100 yıllık döneme İngiliz sömürgesinden, ikinci Dünya Savaşı etkilerine, Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesinden, Çin istilasına kadar her şeyi azar azar sığdırmaya çalışması beni kitabın ilk etkisinden uzaklaştırmaya başladı.
Ah Ana Maria... Sen sadece geçmişinle ve geçmişindekilerle hesaplaşmadın. Yaşanamayan hayatları başka pencerelerden de gösterdin. İnsanların davranışları altında yatanları, aslında düşünmeden, önemsizce yapılan şeylerin karşıdakine neler hissettirebileceğini ve belki de bütün bir ömre mal olabileceğini gösterdin.
Bombal gibi güçlü bir kalemden bunca yıl nasıl mahrum kalmışız diye düşündüm okurken. Ana Maria'nın cenazesinin taşınırkenki tasvirleriyle, Ana Maria'nın gözlemlerini dile getirişiyle büyülendim. Aslında hergün etrafımızda fark etmediğimizi düşündüğümüz, cansız nesnelere bile nasıl bağlanabileceğimizi hissettirdi.
Ama en çok da 143. sayfaya takıldı zihnim.
'Şehirler kadar büyük, hatta (dehşet verici) asfalt yolları olan mezarlıklara gömülen, yitip giden kadersiz kadınlar vardır. Ve suları siyah akan bazı nehirlerin yataklarında, akıntının sürekli dövdüğü, kemirdiği, şekilsizleştirdiği ve yeniden dövdüğü intihar etmiş bedenler bulunur. Bir de yakın zaman önce gömülmüş kızlar vardır, daracık aile mezar dairesinde kendilerine de bir yer olsun isteyen akrabaları bu kızcağazları sanki kemik dünyasında bile tamamıyla silmek istercesine aşağı, daha aşağı indirmiştir. Ve bir de kocasına ihanet eden genç kadınlar vardır, ihtiyatsız randevularıyla işsiz yerlere sürüklenmiş, orada fark edilmiş ve aşıklarının göğsünde vurulup öldürülmüş, bedenleri otopsilerle kirletilmiş, günlerce ve günlerce morgun rezilliğine terk edilmiş.'
Kefenli KadınMaría Luisa Bombal · Dedalus Kitap · 202685 okunma
12 ürkütücü teması olan öykü...
Dünyanın bambaşka bir yerinde, mistik hikayelerle anlatılan aynı kadın dramları. Bu mistik ögelerin ardına saklanmış öykülerde kadın ruhuna ve bedenine olan zulmü iliklerinize kadar hissettiriyor yazar. Ve her hikayede ölüm yoluna İncil'in 7 büyük günahı ile gidiliyor. Bunları yazarken de en büyük günah, kadına olan zulüm diyor belki de....
Bir cinayetin sorgusundan ziyade, yargının, insanlığın sorgusu bu kitap. Sonunu bilsen de, tekrar tekrar okusan da kabullenilemeyen gerçekliğin, olanlara, sessizliğe, kadere isyanın kitabı.
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 198595,3bin okunma