günlerdir sürekli birkaç satır yazabilme umuduyla masa başına oturuyorum. ama insanın yazabilmesi için önce yazacağı şeyleri hissedebilmesi gerekiyor sanırım sevgilim. oysa o son konuşmamızdan sonra içime sanki koca bir kaya oturdu benim. kendi bedenine, sözcüklerine, adımlarına,,, aslında tüm eylemlerine ve eylemsizliklerine yalnızca dışarıdan yabancı bir gözle bakan, kendinin sonsuzca uzağında biri olup çıktım sanki,,, nasıl çabucak inanamazsın.
sen yokken yürüdüğüm o sokaklarda ben yokum, yürüyen ben değilim, yürünense o sokak değil sanki, aşılan yollar ve adımlarım hiç gerçek değil. sonra; konuştuğum insanlarla konuşan ben değilim, her birinin -inanır mısın, senin hep çok sevdiğin, benim her hallerini ezbere bildiğim kız kardeşlerimin bile- yüzleri, sesleri, elleri öyle biçimsiz ve silik ki,,, öyle upuzak ki bana. sesleri havada kayboluyor henüz bana ulaşamadan, gözlerimiz daha buluşamadan silinip gidiyor bakışları, kolları beni saramadan buhar olup göklere karışıyor bir zamanlar sıcacık gelen çocuk sarılışları,,, pek eski sayılmaz bu güzellikler aslında. olsun.
başka nasıl anlatılır bilmiyorum. senden kalan o bitimsiz boşluğa duraksızca düşmek ve o dayanılmaz can acısını hep biraz daha ertelemek gibi yaşananlar, belki bir tür şok hali, psikolojiye göre bir savunma mekanizması belki,,, açıkçası ne olduğu üzerine düşünmek gelmiyor içimden.
kalemim gittikçe donuklaşıyor, başım sanki çatlayacak gibi, uzaktan yine tren sesleri geliyor, asya her zamanki gibi horluyor ve elbette uyumadan önce seni soruyor (tabii bir de günlerin içinden derleyip topladığı birbirinden alakasız komik sorularını, yine de en çok seni), kızlar benden gittikçe kopuyor, annem çok uzaklarda,,, anlayacağın günler pek anlatmaya değer geçmiyor,,, umarım sen biraz olsun yazabiliyorsundur, sözlerini