zeytin ağacı

İstersem gülümserim, kolay ne var bundan. Ama karanlığı kalacak gözlerimde, mezar çiçeklerinin, bir yaşlı selvinin karanlığı kalacak, altüst olmuş yurdumun köylerinde, yıkıntılar arasında güçbelâ ayakta duran bir yaşlı selvinin.
Sayfa 113·Kitabı okudu
Reklam
ürktüğünsün sen
benim babam gülünce göz kıyılarında çizgiler açan neşeli bir adamdı. bir tek yabancılara çizgilenen, yalnız onlarla neşelenen gözlerdi onunkiler. evde donuk, evde öfke saçan gözlerdi. çocukluğum boyunca onun eve gelmesini heyecanla beklediğim bütün uzun geceler iç ürperten bağırışlarla, sert bir tekme ya da gelişigüzel savrulan bir tokatla sonlanırdı, en iyi ihtimal ilgisiz bir çift gözün yanınızdan geçip gitmesi olurdu. çünkü babam neşeli gözlerini ve koca yüreğindeki bütün sevgiyi yabancı evlerde çoktan tüketmiş olurdu geceleyin eve gelene dek. çünkü bize hiç sevgisi kalmazdı. oysa herkese nasıl bonkördü... böyle önemsiz gecelerin birinde ayaklarımı sürüye sürüye yatağıma dönerken ansızın bir karar aldım; onu karşılamak için saatlerce balkon demirlerine tutunup beklemeyecektim artık, yatağıma uzanacak, yorganı başıma kadar çekip öylece duracaktım, beni görmeyi çok istiyorsa kendi gelecekti... -çocuktum ve sanırım sahiden yorgundum. bir çocuk yorgunluğu. büyük yorgun bir karar. küçük yüreğimde taştan bir aşağılanmışlık hissi, o günlerde adının bu olduğunu elbette bilmediğim...- günler böyle geçerken tahmin edersiniz ki çoğusunda gelmezdi. gecenin bir yarısı kapının kilit sesi evin sessizliğini inletir, babamın erkek adımları koridoru rap rap geçerken odamızı özenle esgeçer, doğruca annemin yalnız uykusuna sokulurdu, bir tür vahşilikti bu sokuluşlarda sezdiğim. korkardım, içim soğurdu. belki kendine göre haklıydı, belki bizden sahiden öyle yorgundu ki, anlatılmaz. böyle derdi hep, neden bilmem. hem zaten neyse neydi, önemi var mı artık? yalnız bazı sabahlar, yastığımın altında tatlı bir hışırtıyla uyandığımda anlardım yanımıza bir küçük şeker bırakmalık da olsa uğradığını. bir görseniz çocuk yelkenlerim nasıl çabuk suya inerdi böyle günlerde... babamı balkonda
sen gitmişsin yine. ben elbette yine kalakalmışım öylece. evimiz hâlâ paramparçaymış çünkü, içlerimiz hâlâ paramparça. böyle olmamalıymış. böyle yıkılmamalıymış beraber kurulması gözlerde parıltılarla beklenen o güzel gelecek fikri. ama aşklar her zaman bir kadının değil, bazen iki kadının cenazesini birden kaldırırmış. en acısı da bu olur gibiymiş, böyle delilerce severken ayrılmaklar nasılmış, nedenmiş... ne yazık. sorular ardı ardına uzar giderken zeytinliklerimiz, köylerimiz yanmış kül olmuş. altında seviştiğimiz güzel ağaçlar, o düşsü şelale şimdi bana nasıl da uzakmış. sen onların yanında yöresinde, kalbinde yeni bir yaşam umuduna yer açmaya çabalarmışsın. ben küskünlükler insanıymışım biraz, öylece somurtup yaşamdan kaçarmışım. hepsi seni özlemektenmiş. yanan köyler gerçekliği durmadan içimizi ezermiş, mezarlıklar bile yanmış. boğazım yumru yumru, sanki taştan, acı öyle büyükmüş ki ağlayamamışım inanır mısın. gece olmuş, yazmak artık bir yüke dönüşürken ölmeye yatmışım. uyanışsız bir uykuyu düşlemek bende meğer yıllardan kalma bir alışkanlıkmış.
18 Temmuz
günlerdir sürekli birkaç satır yazabilme umuduyla masa başına oturuyorum. ama insanın yazabilmesi için önce yazacağı şeyleri hissedebilmesi gerekiyor sanırım sevgilim. oysa o son konuşmamızdan sonra içime sanki koca bir kaya oturdu benim. kendi bedenine, sözcüklerine, adımlarına,,, aslında tüm eylemlerine ve eylemsizliklerine yalnızca dışarıdan yabancı bir gözle bakan, kendinin sonsuzca uzağında biri olup çıktım sanki,,, nasıl çabucak inanamazsın. sen yokken yürüdüğüm o sokaklarda ben yokum, yürüyen ben değilim, yürünense o sokak değil sanki, aşılan yollar ve adımlarım hiç gerçek değil. sonra; konuştuğum insanlarla konuşan ben değilim, her birinin -inanır mısın, senin hep çok sevdiğin, benim her hallerini ezbere bildiğim kız kardeşlerimin bile- yüzleri, sesleri, elleri öyle biçimsiz ve silik ki,,, öyle upuzak ki bana. sesleri havada kayboluyor henüz bana ulaşamadan, gözlerimiz daha buluşamadan silinip gidiyor bakışları, kolları beni saramadan buhar olup göklere karışıyor bir zamanlar sıcacık gelen çocuk sarılışları,,, pek eski sayılmaz bu güzellikler aslında. olsun. başka nasıl anlatılır bilmiyorum. senden kalan o bitimsiz boşluğa duraksızca düşmek ve o dayanılmaz can acısını hep biraz daha ertelemek gibi yaşananlar, belki bir tür şok hali, psikolojiye göre bir savunma mekanizması belki,,, açıkçası ne olduğu üzerine düşünmek gelmiyor içimden. kalemim gittikçe donuklaşıyor, başım sanki çatlayacak gibi, uzaktan yine tren sesleri geliyor, asya her zamanki gibi horluyor ve elbette uyumadan önce seni soruyor (tabii bir de günlerin içinden derleyip topladığı birbirinden alakasız komik sorularını, yine de en çok seni), kızlar benden gittikçe kopuyor, annem çok uzaklarda,,, anlayacağın günler pek anlatmaya değer geçmiyor,,, umarım sen biraz olsun yazabiliyorsundur, sözlerini
Puan vermedi·62 syf.·
2025 2. kitabı
Metin Altıok
8.1/10 · 337 okunma
Reklam