İster sosyalist ister milliyetçi türde olsun, zamanımızdaki kitle hareketlerinin öncülüğü her zaman için şairler, yazarlar, tarihçiler, akademisyenler, filozoflar ve benzeri kişiler tarafından yapılmıştır.
Bir yönetim, ehliyetinin sınırlarını aştığı halde iktidarda kalabilmişse, o yerde ya eğitimli bir sınıf yoktur ya da iktidardakilerle söz erbabı arasında sıkı bir ittifak vardır.
İşin aslı şudur ki propaganda, onu istemeyen zihinlere kendi kendine zorla giremez; ne yepyeni bir şey telkin etme ne de artık inanmaktan vazgeçmiş kişilerin inancını devam ettirme gücüne sahiptir. Propaganda sadece zihinleri zaten açık olanları etkiler ve onlara görüş aşılamaktan çok, onlarda zaten mevcut olan görüşleri açıkça dile getirir ve bu görüşleri meşrulaştırır. Usta propagandacı, kendisini dinleyenlerin aklında zaten iyice ısınmış olan fikirleri ve ihtirasları kaynar hale getirir. Onların derinliklerindeki duyguları yansıtır. Görüşlerin dayatılmadığı bir yerde insanlar zaten "bilmekte" oldukları şeye inandırılabilir ancak.
Bir insanın işi meşgul olunmaya değerse, o insan muhtemelen kendi işiyle meşgul olur. Fakat öyle değilse, o kişi kendi anlamsız işleri yerine başkalarının işiyle meşgul olur.
Başkasının işini dert etmek şu şekillerde ortaya çıkar : Dedikodu yapmak, kirli çamaşırlar aramak, başkalarının işine burnunu sokmak ve ayrıca toplumsal, milli ve ırksal konulara aşırı ilgi göstermek. Kendimizden kaçıp uzaklaşmak suretiyle ya komşumuza yük olur ya da onun gırtlak gırtlağa geliriz.