meltem şen, Büyük Dedem Karl Marx'ı inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Bugün bizler, Marx'ın bilimsel sosyalizmin kurucusu olduğunu, onun toplumsal, siyasi görüşlerini biliyoruz. Fakat Marx'ın kendisi hakkında pek şey bilmiyoruz. Bu bağlamda denebilir ki, Marx'ın açtığı ufuk sayfaları "kendi"sini bastırdı, geri plana itti. Bu noktada kitabı yardımcı olarak gördüm.

Kitap, Marx'ın en büyük kızı Jenny'in iki nesil sonraki soyundan gelen Robert-Jean Longuet tarafından kaleme alınmış. Adından da anlaşılacağı gibi, kitap Marx'ın hayatını anlatıyor, belli bir yönüyle.
Belli bir yönüyle vurgusu tamamen bana ait. Çünkü kitapta yoğun nokta Marx'ın çalışma tutkusu, belli etmediği duyguları ve insani ilişkileri üzerineydi.
Bu açıdan beni en çok etkileyen şeylerden biri Marx'ın düşüncelerine ev sahipliği yapan, onu düşünsel olarak ilerleten yollar oldu.

Marx önce hukuk eğitimine başlamış, daha sonra aklındaki bitmek bilmeyen sorular ve Hegel'den etkilenmiş olması nedeniyle hukuğu bırakıp felsefe öğrenimine başlamıştır. Bu sıralarda Marx'ın düşünsel dönüşümünde sanatın rolü yoğunluk kazanmıştır. Çünkü Marx derslerinden kalan boş vaktinin neredeyse bütününü okuyarak, tiyatroya giderek, çeşitli faaliyetlerdeki kulüplere katılarak geçirmektedir. Katıldığı bu kulüplerde pek çok siyasi, sosyal, felsefik konuşmalar yapmıştır. Burada tanıştığı farklı görüşlerdeki entelektüel insanlardan etkilenmiş ve bu onu tekrar çeşitli okumalar yapmaya itmiştir. İlgilendiği okumaların çeşitliliği, onu yoğun araştırmalara, karşılaştırmalara ve eleştirilere yöneltmiştir. Aşk hayatıysa onun aslında her zaman içinde var olagelen başka bi' yönünü öne çıkarmıştır, şiir yazma yetisini.

Marx'ın aşık hali de onun karakterini ve yaşamını şekillendiren önemli etkenlerden biridir. Marx'ın hayat arkadaşı Jenny'e ömrü boyunca duyduğu aşk, onun aslında yaşama tutkusunu beslediği, çalışma itkisini oluşturan temel şeylerden biridir.
Marx'ın gazetecelik mesleğine başlamasıyla siyasilerin dikkatini çekmesi neredeyse bir olmuştur. Savunduğu her fikri en ince ayrıntısına kadar, net bir şekilde açıklaması nedeniyle emekçi dünyasında inanılmaz takip edilir hale gelmiştir. Tüm bu hak savunan fakat "aykırı görünen" söylemler nedeniyle Marx uzun süreler ülkeden ülkeye sürülmüştür. Fakat bunların hiçbiri onu sindirmemiş, aksine ters etki yaratmıştır.

Marx geçici sürelerde çalıştığı çeşitli gazete ve dergilerden elde ettiği gelirini insanları bilinçlendirmek, kendi fikirleriyle tanıştırmak ve onlara düşüncelerinin nedenini anlatmak uğruna harcamıştır. O yüzden hayatında sık sık ekonomik sıkıntılar çekmiştir. Bu durumda bazı ufak miraslar ve bazı arkadaşların verdiği borçlar Marx ailesine her ne kadar yardımcı olsa da geçim sıkıntısı yaşamışlardır ve bunun zorluğunu özellikle evliliğin ilk on beş senesinde yoğun olarak hissetmişlerdir. Kendisi gibi amaç yolunda dirayet gösteren eşi Jenny ile tüm zorluklara karşı göğüs germişlerdir, bu, Marx'lar için mutluluk kaynağıdır da.

Marx'ın Fransa, Almanya, ve İngiltere'de yaptığı ayrıntılı çalışmaları ve uzun gözlemleri Marx'ı ayıran, eleştiriye iten pek çok fikre ulaştırmıştır. Friedrich Engels'le tanışması, birlikte Komünist Manifesto'yu yazmalarıyla tarihin en direnişçi metinlerinden biri oluşmuştur. Marx çalışma hayatının daha sonraki zamanlarında ise Kapital'in birinci cildini yazmıştır fakat ne yazık ki ömrü ikinci ve üçüncü ciltleri yazmaya yetmemiştir. Kapital'in devamını arkadaşı Engels tamamlamıştır.

Marx'ın hayatı boyunca ne kadar eylem halinde olan, sosyalist düşüncenin egemenlik kazanması, insanların bilinçlenmesi uğruna çalışan fakat tüm bu yoğunluk esnasında kendini sürekli geliştirmeyi bir an bile ihmal etmeyen biri olduğunu onun şu sözlerinden anlıyoruz:
"Ruhuma gerekli olanı dinginlik içinde gerçekleştiremiyorum. Rahattan ve dinlenmekten kaçarak hep mücadeleye doğru koşuyorum. Tanrıların bahşettiği her şeyi fethetmeye, bilim dünyasını cesaretle keşfetmeye, şiirde ve sanatta ustalığımı ortaya koymak isterdim. Durup dinlenmeden her şeyi öğrenme, istek ve eylemi bizden uzaklaştıran uyuşukluktan kaçınma, kısır düşünceler içinde kokuşup gitmeme ve aşağılık boyunduruğa boyun eğmeme yürekliliğini göstermek gerekiyor. Zira bizi eyleme geçiren her zaman arzu ve umuttur"

Sosyoloji ile felsefe arasındaki ilişki nedir?
Gündelik hayatın sosyolojik soruşturmasının kurucusu ismi sayılan Alfred Schütz, Husserl’in fenomenolojik temeli ile Weber’in sosyolojik temeli arasında eleştirel bir sentez kurar. İki ismi de kendi eleştirel süzgecinden geçirerek gündelik dünyaya ve bireyler arası etkileşimlere bakar.

Sosyoloji ile felsefe arasında bir ilişki var mıdır? Elbette; ama ilişkinin niteliği şudur: Skandal. Sosyoloji, felsefenin bağrında bir yarık açarak doğmuştur ve bu yüzden felsefe için bir skandaldır sosyoloji. Felsefenin incinmesini sağlayan şey ne idi peki? Felsefî bilme biçimi, bilginin ve bilgi üretiminin, değerin ve değer üretiminin aktörü olarak özneyi görür. Her şey bu öznenin kafasının içinde olup biter, toplum ve tarih sadece dekoratif bir parçadır. Öznenin anlama yetisine, bilincine, ruhuna, özneye içkin olana bakar ve analiz eder filozof. Bu özne, toplumsuz (a-social) ve tarihsizdir (a-historic). Oysa sosyolojik bilme biçimi, yöntemsel çeşitliliğe ve farklı bilgi üretme prosedürlerine sahip olmasına karşın, özneyi toplumdan ve tarihten tecrit edilmiş bir şekilde ele almaz. Bireysel görünen tüm faaliyetlerimizin arkasında daima ama daima sosyal-tarihsel bir mantık vardır, sosyoloğa göre. Bilgi nesnesini kurarken ona asgarî yahut azamî ölçeklerde bir dışsallık atfeder; filozofun yaptığı gibi onu eninde sonunda bireye içkin bir olgu olarak kurmaz sosyolog. Böylesi verimli bir skandalın dört başı mamur mucidi Dinî Hayatın İlksel Biçimleri metni ile anlam ve idrak kategorilerin toplumsal kaynağını izhar eden Durkheim’dır. Ancak bu velut skandalın önemli bir aktörü daha var: Alfred Schütz.

Schütz’ün İki Dayanağı: Husserl ve Weber

Gündelik hayatın sosyolojik soruşturmasının kurucusu ismi sayılan Alfred Schütz, Husserl’in fenomenolojik temeli ile Weber’in sosyolojik temeli arasında eleştirel bir sentez kurar. İki ismi de kendi eleştirel süzgecinden geçirerek gündelik dünyaya ve bireyler arası etkileşimlere bakar. Husserl’e göre bilinç, her zaman bir şeylerin bilincidir ve bilinçlilik biçimleri tecrübemizin içeriğine sıkıca bağlıdır. Fakat Husserl’in fenomenolojik indirgeme yöntemi öznelliğin, yani bireysel bilincin öz-deneyiminin sınırları içinde kalmaz; özneler-arasılıkla, yani ben’in başka ben’lere (topluluğa) ilişkin bilinçliliğiyle de ilgilenir. Peki, fenomenolog bu başka ben’lere ilişkin olan tecrübeyi nasıl açıklayacak? Schütz bu sorunun açtığı sorunsalı işlemek için Weber’i yardıma çağırır. Weber’e göre sosyolojinin konusu, toplumsal eylemdir. Sosyolojinin görevi, Weber’e göre, öznel anlama sahip toplumsal eylem tiplerini analiz etmektir. Bu iki hattı son derece ustalıkla birbirine ören Schütz, tecrübe ve bilinç arasındaki ilişkiyle, gündelik hayatta kabul gören ve paylaşılan bilgi türüyle (ortakduyusal bilgi) ilgilenir. Ona göre sosyal dünyadaki fenomenler hakkındaki deneyimlerimizin temeli, toplumsal ve kültürel olandır. Kalkış noktası ise bireysel bilinç değil, bireyin gündelik yaşamını eylediği yaşam-dünyasıdır.

SABRİ AKGÖNÜL

Nuh Karaaslan, bir alıntı ekledi.
 6 saat önce

Çocuk
Biliyorum ve eminim;
Her yeni gün, ışığınla güzel.
Bu mavi, senden gelen...
Pırıltı gözlerindeki;
Sana özgü bir eylem...
Sevgi sana dönen...
Aşķ sana doğru..
Umut sende.
...
Kirpik uçlarından öperim

Feryad-ı Naz, Nuh KaraaslanFeryad-ı Naz, Nuh Karaaslan
Melis, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okuyor

Defalarca ne yapıyorsak oyuz.
Bu yüzden mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır.
Aristoteles

Ikigai - Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Francesc Miralles (Sayfa 57)Ikigai - Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı, Francesc Miralles (Sayfa 57)
peaceful, bir alıntı ekledi.
22 saat önce · Kitabı okuyor

Şimdi huzur, mutluluk, doğru eylem, iyi niyet, başarı ve refah düşünceleri ekmeye başlayın. Bu nitelikler üzerinde sessizce ve inançla düşünün. Bunları bilinç ve mantığınızla kabul edin.
Bu harika düşünce tohumlarını zihninize ekmeye devam edin; muhteşem bir ekin biçeceksiniz.

Bilinçaltının Gücü, Joseph MurphyBilinçaltının Gücü, Joseph Murphy

15. Hikaye Tamamlama etkinliği son kısmı (Bölüm 10-devam ediyor)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin son kısmıdır. Henüz tamamlanmamıştır. Bu kısmı Muhayyelll yazmıştır.

10.
Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

***

Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

***

Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
"Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


***

Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

***

Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

"Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
"Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
"Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

Akif Emre'nin anısına...


'Akif Emre bugünün Mehmet Akif'ydi. 

Üç istanbul romanında Mithal Cemal Kuntay çok sevdiği arkadaşı Mehmet Akif'i şair Raif karakteriyle temsil etmişti. Üç İstanbul'da, yani Abdulhamid, Meşrutiyet ve İttihat Terakki İstanbullarında güç, şöhret ve para peşinde olanlar, emellerini, ihtiraslarını ideallerin arkasına gizleyenler, ideallerine inansa da ihtiraslarına gem vuramayıp kalbi sıkışanlar, tetikçiler, fahişeler, yolsuzlar, hırsızlar, hedonistler, hainler bir resm-i geçid yaparlar adeta. Şehrin panoramasını Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore, insanlarını Refik Halid'in Marko Paşa adlı papağan ile temsil ettiği, pusulaların şaştığı bir dönemde insanların yollarını bulmak için baktığı bir yıldızdır şair raif, başka bir deyişle Mehmet Akif.





Akif Emre'de 70'li yılların islamcılarındandı. davanın dava olduğu dönemin aktörlerinden. Gençlik fotoğraflarında da görülen, ölümüne kadar yüzünde kalan asaleti, ağırbaşlılığı, imanı, ihtirassızlığı davaya olan inancının bir yansımasıydı. Belki biraz da karakteri böyleydi ve davasını güzelleştiren de bizzat kendisiydi. Bu dava onun yüzünde güzel bir hal alıyordu.





Akif Emre büyük bir sosyal hareketin parçasıydı. Bu hareketin içerisinde bir insandı, bir bireydi. Sosyal hareketler bir anafor gibi çevresindeki insanları içine çekerler. Bir sosyolojik kader anafora yakın olanları içine alır, yutar, kendisinin bir parçası kılar. anaforun gücü arttıkça oportünistler de döngüye katılır. Onu daha da hızlandırır. Anafor zayıfladığında veya başka bir güç ile karşılaştığında ona kapılmış olan parçacıklar dağılır, insani zaaflar ortaya çıkar. İnsan eşrefi mahlukattır ama esfeli safilin potansiyelini de taşır. İnsani olan hiçbir şey bu yüzden şaşırtmamalıdır aslında. Akif Emre'nin de yozlaşma olarak gördüğü şey, aslında bir sosyal hareketin, onun içindeki bireylerin toplumsal, ekonomik, kültürel zaaflar, arzular ve hırslarıyla etkileşiminin doğal bir sonucudur. Hareketin üyeleri çoğunlukla bir sosyolojik kader sonucu oradadırlar. anafor oluşurken beliren duygular, arzular, idealler, kendilik algıları ütopik söylemlerle örülmüştür. İnsani olan bu söylemlerde ya gizlenmiş ya da temayüz etmeye imkan bile bulamamıştır. Anafor güçlendiğinde, özellikle bu güç sonucu iktidar mevzileri ele geçirildiğinde insani olan ile ideal olan karşı karşıya gelir, içten içe kopmalar başlar. Fakat bunları izhar etmek bireyler için tehlikelidir. Zira izhar durumunda bir dışlanma veya hareketten kopma ihtimali uzak değildir. Bu yüzden bireyin içi ile dışı arasındaki mesafe artar. Maske kalınlaşır. Yaşanan bu iç çelişkinin bastırılmaya çalışılması gücün kaynağının kutsanmasına, idealleştirilmesine yol açar. Çelişkilerin kutsal ideal için kaçınılmaz olduğu yargısı ihtilaçlı ruhları teskin eder. Söylem ile eylem, bireylerin içleri ile dışları arasındaki uçurum çamurla doldurulur. Bu içsel zaaf sonucu hareket daha otoriter bir hal alırken, hareketi oluşturan bireyler içsel yarılmayı yadsıyarak ötekine karşı daha bir nefret dolu hale gelirler. Bir sosyal hareketin yaşaması muhtemel sosyolojik bir uğraktır burası. Bir sosyal hareketin anaforuna kapılmış bireylerin yaşaması muhtemel bir sosyolojik kaderdir bu iç çatışması. 





Akif Emre, Türkiye'deki islamcı hareketin nadide üyelerinden biriydi. Müslümanlığını ve islamcılığını sosyolojik bir kader olarak yaşamayan az sayıda insandan biri olduğu için biricikti. O yüzden yalnızlaştı. Sanki Güney Amerika'da ya da Japonya'da doğsa da Akif Emre müslüman ve islamcı olurdu. Diğerlerini de kendisi gibi bilmek istedi. Olan biteni bir yozlaşma olarak gördü. Karanlıktaki bir yıldız gibi parlayarak insanlara istikamet üzeri olmayı hatırlatmayı tercih etti. Aslında Akif Emre boşuna üzüldü. Üzülmekte kendince haklıydı. Ama onun yozlaşma olarak gördüğü şey gerçekte, bir sosyal hareketin içinde sosyolojik kaderlerini yaşayan bireylerin insani niteliklerinin, toplumsal, kültürel, ekonomik unsurlarla etkileşim içerisinde temayüz ve belki tereddi etmesiydi. Aslında ütopyada mündemiç ve gizlenmiş olan tezahür etmişti.



Akif Emre insan üstü değildi tabii ki, fakat nadideydi, kışın açan bir açelyaydi. Müslümanlığı bir kader değil, bir tercihti. İnandı, inandığı gibi yaşadı. Bu yüzden de ölümü hareketin içindekileri üzdü. Hareketin üyeleri kendilerini görünür kıldığı için bir taraftan rahatsız olsalar da, eski ideallerini temsil eden o parlak yıldızın bulutların arkasında kaybolmasının matemini yaşadılar. Delişmen gençlik günlerine son kez bakabilmenin, bir idealin sönmesine şahitlik etmenin acısıydı belki de bu. Nihayetinde son islamcı, gerçek bir müslüman öldü.'
Allah mekanını cennet eylesin...

Bazı insanlar çok rahat
İddiası olmayan sınanmaz
Kim kendini hangi özellikle nitelerse
O özelliğe göre imtihana tabi olur
İhya = Dirilmek
Dirilmek ise hayat
Hayatın zıddı, etkisizlik
Munkız = Kurtaran
Gazali nin
“ el munkızi min ed dalal “ eseri,
Açılımı , ihya
Bizi ne kurtaracak ?
Vahiy – Rasul – Akıl – İnsan tecrübeleri,
Her meslek erbabı kişiye güven verir
Talebe = Talep eden
Zihinsel olarak talebeyiz
Ey soru soran
Ben senden iyi durumda değilim
Sahicilik, en ileri eleştiri
Sahicilik, İhlas tır
İhlas,
Kimseyi dikkate almadan Kendindekini konuşmak,
Kimse yokmuş gibi hakikate bakmak
Her birimizin zihninde tecrübeler var
Futuhul ibare = Sözün açılmasıdır
Her kelimenin gerçek manasına ulaşmalıyız
Doğrular ayakta tutulmalı
Bir ana fikirde toplanmalı
Ve İHYA
Bütünlük sağlanmalı
Kemalât = Bilmek- yaşamak- Ahlaklı olmak
Önce dert anlaşılacak
Temel kavramlar netleşecek
Dönüştürecek bilgi külli bilgidir
Bilgi – Eylem arasında fark olmayacak
Marifet, eylemin kendisinden çıkar
Cömertlik dendiğinde,
Cesaret dendiğinde,
Alim dendiğinde,
Adalet dendiğinde,
Bilmemiz ile olmamız eşit olacak
Kötülük ise bilgisizlik ve olmamaktır

Yol notları,

Bazı insanlar çok rahat
İddiası olmayan sınanmaz
Kim kendini hangi özellikle nitelerse
O özelliğe göre imtihana tabi olur
İhya = Dirilmek
Dirilmek ise hayat
Hayatın zıddı, etkisizlik
Munkız = Kurtaran
Gazali nin
“ el munkızi min ed dalal “ eseri,
Açılımı , ihya
Bizi ne kurtaracak ?
Vahiy – Rasul – Akıl – İnsan tecrübeleri,
Her meslek erbabı kişiye güven verir
Talebe = Talep eden
Zihinsel olarak talebeyiz
Ey soru soran
Ben senden iyi durumda değilim
Sahicilik, en ileri eleştiri
Sahicilik, İhlas tır
İhlas,
Kimseyi dikkate almadan Kendindekini konuşmak,
Kimse yokmuş gibi hakikate bakmak
Her birimizin zihninde tecrübeler var
Futuhul ibare = Sözün açılmasıdır
Her kelimenin gerçek manasına ulaşmalıyız
Doğrular ayakta tutulmalı
Bir ana fikirde toplanmalı
Ve İHYA
Bütünlük sağlanmalı
Kemalât = Bilmek- yaşamak- Ahlaklı olmak
Önce dert anlaşılacak
Temel kavramlar netleşecek
Dönüştürecek bilgi külli bilgidir
Bilgi – Eylem arasında fark olmayacak
Marifet, eylemin kendisinden çıkar
Cömertlik dendiğinde,
Cesaret dendiğinde,
Alim dendiğinde,
Adalet dendiğinde,
Bilmemiz ile olmamız eşit olacak
Kötülük ise bilgisizlik ve olmamaktır

Yol notları,