..."Öldüm!
Derin bir nefes çektikten sonra içime, sakince bıraktım kendimi o nefesle birlikte. Şehadet getirmeye niyetliydim de esasen, gücüm yetmedi; "Allahım beni bağışla, affet!" diyebildim içimden sadece. Gittiğimi kimse görmedi, yalnızdım odada. Vedalaşmaya da lüzum olmadı bu durumda, gideceğim belliydi zaten. Aralarına bir daha dönemeyeceğimi, dünya telaşımın ve işlerimin bittiğini, artık başka bir yolun yolcusu olduğumu epey bir zaman önce belli etmiştim; anladılar mıydı bilmem?
Hiç korkutmadı beni ölüm, korkmak yaşam telaşı olanlara ait bir duygu belki. Yaşarken çok korkuyor insan ölmekten, bir bilse aslında yaşamaya çalışmak nasıl öldürüyor insanı her gün biraz biraz daha.
Sen yaşıyorum sandıkça, giderek yaklaşıyorsun ölüme; yani bir nevi öle öle yaşıyoruz hepimiz aslında.
Vaktin geldiğini, bana bahşedilen ömrün tamam olduğunu sadece benim duyabileceğim bir sesle ve kalbime düşürdüğü o duyguyla hissettirdi bana yaradan. Gitmek için yola koyulma, buraya ait tüm endişe, korku, yük ve telaşları bırakma zamanıydı şimdi. O sordu mu bilmiyorum ama ben "Tamam razıyım ben Allahım, teslimim sana!" dedim kalp sesimden. Ruhum çıkarken bedenimden ve cansız bedenime bakarken ben, bir tüy kadar hafif, yeni doğmuş bir bebek kadar günahsız ve heyecanlı hissettim kendimi. Acı ve üzüntü yoktu, saf bir hiçlikti durduğum yer. Fark etmezdi hangi dünyaya doğduğun, ben de yeni bir âleme doğuyordum şimdi.
Bulunduğum yatak, oda, mekan ve binadan göğe doğru yükselirken tekrar aklıma geldi bu düşünce: "İnsan ölmekten niçin bu kadar korkutulur ve korkar?"
Ben yaşarken de çok korkmadım; benim derdim yaşamak varken yaşayamamaktı aslında...
Usul usul ve sakince göğe yükselirken ben, gittiğim fark edildi kontrole gelen o güzel ve genç hemşire tarafından. İşini iyi yapan ve seven bir